Kadın, Din ve Toplum (2)

Turan Saçıl

Kadın, Din ve Toplum (2)

”Selam olsun bizden önce geçene

Selam olsun dosta, hasa, çile çekene

Selam olsun dayanana, düşene

Yüreğim yürektir, bakma gözüm yaşına’’

Gülten Akın

 

Türkiye tarihinde kadının devlet ve toplum nazarında nasıl konumlandırıldığına bakalım; Şer’i ve örfi hükümler kadının özellikle Tanzimat’a kadar haklarının kısıtlı olmasına neden oldu. 1573 tarihli bir ibarede, kadınların kaymakçı dükkânlarına girişi yasaklanmış ve kadınların çarşıda sık dolaşması bir kıyamet alameti olarak görülmüştür. Tevrat’ta daha önce de gördüğümüz ve İslam toplumlarında ‘‘Kadın fitnedir’’ sözüyle de kendine yer bulmuş olan kadının şeytanlaştırmasının açık bir örneğidir. 19. yy ile birlikte Ebe Mektepleri, Sanayi-i Nefise Mektepleri ve Darül Muallimat’ın açılmasıyla kadınlar için kısmen eğitim hayatı başlamış bile olsa, kadına öğretim izni verilen bahse konu bu okullar toplumda kadının daha az etkin olabileceği, tabiri caizse daha zararsız görülen alanları kapsamaktadır. Dolayısıyla Osmanlı toplumunda kadının ilk mesleği öğretmenliktir. Bunların yanı sıra İslam fıkhında izin verilen kölelik ve cariyelik olgusunda dahi en çok zarar gören kadınlar olmuştur. Çünkü gücü olan erkek Müslüman olmayan esir kadınlardan dilediği sayıda kadın cariye alıp köleleştirebilmektedir. Bu anlamda kadının kullanım hakkı, efendisi olan erkeğe aittir. 1854’te kölelik ve cariyelik teoride kaldırılmış olsa da pratikte 1923’e kadar devam etmiştir. Tüm dünyaya paralel olmak üzere, II. Meşrutiyetle birlikte kadınlar dernekler kurmaya ve protestolara katılmaya başlamıştır. Fakat bu bile İstanbul ile sınırlı kalmıştır. I. Dünya Savaşı’nda gıda, dokuma ve sağlık işlerinde faydalanmak üzere kadın işçi taburları oluşturulmuştur. Osmanlı toplumunda kadının özgürleşmesi ve iş hayatında etkin rol almasında bilhassa azınlık kadınları çok nitelikli ve yerinde adımlar atmıştır. 1876’da Feshane işçisi 50 kadın tarafından ilk bağımsız grev başlatılmıştır. Ancak yine de Osmanlı toplumunda çalışan kadınlar erkeklerin yarısı kadar ücret almaktaydı. İslam anlayışındaki miras hukukunda da kadına erkeğin yarısı kadar mal verilmesi uygun görülür. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında kadınlar için devlet tarafından ‘‘ideal eş, ideal anne, ideal yurttaş’’ propagandası yapılmış ve kadınlar bir kez daha erkek egemen devletin çizdiği sınırlarda yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Fakat her şeye rağmen Cumhuriyet döneminde Medeni Kanun’un kabulü ile kadınlar Osmanlı toplumunda olduğundan daha geniş haklar elde edebilmiştir. 1923’te Kadınlar Halk Fırkası kurulmuş fakat siyasi bir amaç gütmemiş sadece cehaletle mücadele etmek hedeflenmiştir. Daha sonradan 1924’te Türk Kadınlar Birliği’ne dönüşen kurum, devlet tarafından kapatılmıştır. Bu dönemde Nezihe Muhittin’in kadın mücadelesini anmadan geçmemek gerekir. Türkiye toplumunda 1935 ile 1975 arasında kadınların devlet tarafından öncelikle hayır işlerine ve geri görevlere teşvik edildiği görülmektedir. Her şeyin her açıdan daha kötü olduğu 1980 sonrası ise kadın hareketleri açısından Türkiye’de dönüm noktasıdır. Eğitimli genç kadınların bilinç yükseltme dönemi olarak isimlendirilebilecek bu dönem ve 2002 sonrasında yürürlüğe giren Medeni Kanun bu dönemin başarısını ortaya koyar. 1990’larda başörtüsü yasağı nedeniyle üniversitelere giremeyen kadınların başlattığı protestolar, baskıcı ve sömüren devlet otoritesine karşı çok yerinde bir adımdır. Ulusalcı ve faşist devlet mekanizması, Kemalizm’in köhne yasalarına sırtını dayayarak sıçan deliğine gizlenmiş ve oligarşik bürokrasiyi boklu beyninin dar mahzenlerindeki fikir fahişeliğine alet etmiştir. Türkiye’deki Feminist hareket ise bu dönemde gerçek bir sınav vermiş ve hiç şüphesiz domuz pisliği üstünde ülke yönetenlere entegre olarak sınıfta kalmıştır. 1998’deki Mor Çatı ve aileyi koruma kanunu yasasının kabul edilmesi güzel bir gelişmedir. Fakat aynı dönemlerde imanlı feminist olarak bilinen Konca Kuriş, Hizbullah tarafından katledilmiştir. Cinsel tacize karşı yürütülen ‘‘iffetli kadın olmak istemiyoruz’’ kampanyası ve bu kampanyanın sembolü olan mor kurdele geniş kitlelerce desteklenmiş ve bilinç uyandırmıştır.

Feminizmin bugün Türkiye toplumu tarafından doğru bilinmeye ihtiyacı var. Feminizm bir erkeklik karşıtlığı olabilir ama erkek düşmanlığı değildir. Feminizm en basit haliyle kadın eşittir erkek demektir. Türkiye, dünyada feminizmi tanımaya en çok ihtiyaç duyan ilk 10 ülkeden biridir. Kadın cinayetlerinin sayısında her yıl artış yaşandığı Türkiye’de, kız çocuklarının erken yaşta evliliği istismar olarak algılanmamakta ve mecliste siyasiler tarafından kabul edilmeye çalışılmaktadır. Trans cinayetlerinde Türkiye’de katil için indirim uygulanabildiği bile görülmektedir. Türkçede kadınlar için kullanılan  ‘‘Kızını dövmeyen dizini döver.’’ ‘‘Kız gibi naz yapmak.’’ ‘‘Karı gibi kıkırdamak.’’ gibi sayısız aşağılayıcı deyim ve atasözü vardır.

Toplum kadın hakları konusunda çok hızlı ve kalifiye işler yapmak zorunda. Çocukların her hakkını gasp etmeye yönelik yasa, eğitim ve yaklaşım metotlarından vazgeçmek ilk adım olmalı. Büfeden bir paket sigara almasına yasa önünde izin verilmeyen çocukların evlendirilebilmesinin yolunu açmak en hafif tabiriyle aptallıktır. Şimdiye kadar yapılmış olan evlilikleri affetmeyi içeren yasalar çıkarmak açıkça ‘‘istismarı’’ affetmek demektir. Kadınların ikincilleşmesini amaçlayan bu kanun taslakları aslında toplumsal yapıyı bütünüyle değiştirmeyi hedefleyen, bir gizli amaç içeren toplum mühendisliğinin bariz bir örneği olan kapkara bir lekedir. Bazı yasalar ülkelerin sosyolojik ve kültürel yapısını çok kısa sürede değiştirebilecek nispettedir. Kız çocuklarının güçlü kadınlar olarak yetiştirilmesini engelleyerek toplumun kısa sürede istenilen düzeyde evcilleşmesini, erilmesini ve evrilmesini sağlamak için bugün gündemde olan af yasasıyla kız çocukları feda ediliyor. Türkiye bugün öyle bir ülke ki istismara uğrayan ve devlet korumasına alındığı söylenen çocuklar bile faillerden daha fazla cezalandırılıyor. Jiletli tellerle çevrili yüksek duvarları olan yurtlara kapatılan çocukların okula gitmesi bile engelleniyor. Ortodoksi İslam yorumunun borazancıları, bugünkü kadınların 7. yy.da yaşar gibi yaşamasını arzuluyor. Bu ülkede kadına yönelik sözlü taciz dahi basit hakaret statüsünde görülmektedir. Türkiye devleti tarafından sorumluluğundan kurtulmak istenen İstanbul Sözleşmesi aslında devletin her türlü şiddetle mücadele etmesi için koruma yükümlülüğü getiren ve aslında devletin varlık sebebini devlete hatırlatan çok yerinde bir metin. Hatta öyle bir metin ki, bu haliyle AKP iktidarının 15 yıllık idaresinde elle tutulur olarak yaptığı bir kaç işten bir tanesi. Bugün Türkiye, kurumlarıyla birlikte doğrudan baskı altındadır. Bu baskı sürecinin öncesi çok uzun yılları kapsar fakat Selçuklularda devlet kontrolünde kurulan ve İslam coğrafyasında 11. yy.da özgür düşünceyi bitiren, din anlayışını ve yaşam tarzını devlet kontrolüne teslim eden Nizamiye Medreselerinin varlığı gibi devlet bugün bu eksende kurumsallaşmakta ve araçsallaşmaktadır. Fakat tarih şahittir ki, sıkı baskılar güçlü tepkiler doğurur. Bugünün çanak yalayıcıları saltanat dönemindekilerden daha fazla değildir fakat özgürlük ve demokrasiye inanan, insan haklarına sahip çıkan yurttaşların varlığı o yıllardan çok daha umut vericidir. Buradan hareketle, şiddetin öznesi olan erkek devlet anlayışını yıkıp, İslam anlayışına güzellemeler yapmaktan vazgeçip, cesaretle gerçekleri görmek gerekir. Kadın hakları şartsız şurtsuz, pazarlıksız doğrudan ve tertemiz bir insan hakkıdır. Aynı LGBT hakları gibi, aynı vicdani ret hakkı gibi, yaşam hakkı gibi!

Turan Saçıl

──────────────────────────────────────────────────────────────────────

Öteki Hareketi olarak benimsediğimiz ilkeler gereği ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemi içermeyen, şiddete teşvik etmeyen, militarist içerikli olmayan her yazı sitemizde yer bulacaktır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.