C9- Bölüm 2

Aydın Yılmaz

C9- Bölüm 2

‘’Günaydın Adnan!’’ dedi kendi kendine. Kumların dolandığı küflü tahtaların üstünde terliklerini yere sürte sürte lavaboya gitti. Sıvı sabun şişesinin ağız kısmında sabun kalıntıları kalmıştı, elini uzatıp birkaç damla avucuna doldurdu. Musluk başlığını ayarsız çevirmiş olacak ki her tarafa su fışkırdı, biraz kıstıktan sonra ellerini yıkadı. Dantel işlemeli havlusunu yüzünde gezdirdi, ardından oda kapısının koluna fırlattı. Lojmandaki eksikleri sıralaması gerekirdi: ‘’1- Lojman!’’ dedi, sinirini kalemden çıkarırcasına. Ev, yıkık dökük, iki odası kullanılmaz haldeydi.
Demir kapıya biri mi yükleniyordu, iyice dinledi:

‘’Hocam! Benim, Muhtar!’’

‘’E be adam, usul bilmez misin? Kapıyı kilitlemesek içeri dalacak.’’  diye homurdandı Adnan. ‘’Geliyorum Muhtar Amca, bir dakika…’’

Kot pantolonunu giyip üzerine gömleğini geçirdi, düğmelerini iliklerken diğer yandan ayakkabılarının üzerine basıyordu. Spor ayakkabıdan başka bir ayakkabıya alışamamıştı bir türlü. Kapıyı açınca yüzüne sabah güneşi vurdu. Sanki yeni bir sabaha, yeni bir mekana değil de, yeni bir hayata uyanmıştı. Ne güneşi sevebildi, ne yüzünde çırpınan sabah ayazını.

Boğazında soba kurumu birikmiş sesiyle Adnan’ın yüzüne bakmadan mırıldandı Muhtar, ‘’Heh, geldin mi hocam?’’ Hiç sesini çıkarmadı Adnan, ardından kapıyı kilitledi, yeni bir hayata, yola koyuldu, Muhtar’ı takip ediyordu, nereye gideceğini bilmeden.

‘’Hocam, bugün bizim ilkokulda bi’ proje neyin varmış. Oraya davet ettilerdi de, seni de alayım dedim.’’

Yürürken bazen taşlara denk geliyor, ayağının kenarıyla itiyordu. Aklı okulda değildi Adnan’ın, hala babasından harçlık alıyordu. Beyninde dolaşan dumanın, karlı dağların zirvesine kamp kurmuş dumandan farkı yoktu, öylesine silik, öylesine sinik. İçindeki dağın yamaçlarında karlar, karların altında ümitler yatıyordu. Gözünü bir an olsun ayaklarının ucundan ayıramadı, kafasını kaldırınca yıkıntılar beliriyor, karlar ümitlerle beraber eriyordu.

Okulda hoş karşılanmıştı Adnan, çocuklar bir an olsun etrafından ayrılmamış, öğretmenlerle bir bir tanışıp hasbihal etmişti. Çocukların sunumunu izlerken okulda çalışan temizlik görevlisi eline çay bardağını tutuşturdu bir anda:

‘’Hocam, hoş geldiniz köyümüze. Nasıl, beğendiniz mi?’’ Eliyle okuldan uzakta, tepede duran köyü işaret etti.

‘’Henüz gezme, insanlarla tanışma fırsatım olmadı. Ah, ezan vakti de yaklaşıyor! Malum, bugün Cuma.’’ Kaçar gibi aniden ayrıldı okul bahçesinden. İnsanlarla tanışmayı sevememişti bir türlü, insanları tanımaktan korkmuyordu, insanları sevmiyordu. Onların o yapmacık dualarını, merhabalarını, gülüşlerini… Herkes, herkesin arkasından kuyusunu kazıp, üzerlerine toprak atıyor ve bununla yetinmeyip ardından gözyaşı döküyordu. İnsan işte, insancık! Kafasında var bin bir türlü hesapçık! Zanneder kendisinin bu yaşadığı dünyacık!

İlk Cuma namazını kıldırdı Adnan, toplanan yardım paralarını bir poşete koydu, şahitlerle birlikte tutanağı imzaladı. Cemaatten, yaşlı bir amca, sakalları pamuk grisi, biraz beyaza çalmış, bastonu zeytin dalından, takkesi bedeninin bir parçası, güler yüzüyle yol göstererek kıraathaneye götürdü. Paslanmış demirden ayakları olan masaya oturdular. Sandalyenin ayaklarından biri kısa mıydı bilinmez, çok sallanıyordu, Adnan öne doğru eğilip sallanmasını engellemeye çalışırken diğer yandan köy halkının birkaçıyla tanışmıştı. Saatlerin hızla koşuştuğunu fark edince, akşam için, isteyenleri ilk teravih namazına davet etti. Müsaade isteyip, masadan kalkıp ağır adımlarla lojmana doğru yürüyordu. Camiyle lojman arasında duran, dalları yola doğru sarkmış, kurumuş bir kayısı ağacına rastladı, çöktü ağacın gölgeliğine. Ne meyvesi vardı, ne de göğe uzanabilecek dalları. Üstelik susuzluktan, ümitsizlikten kırılmış, sular dallarına yürümeyi bırakmıştı. Hemen yanı başında, kabuklarından arınmış, kırılmış, uzanan dalı eline aldı ve yoluna devam etti. Hüznün, sinesine ilmek ilmek işlendiğini anladı Adnan, gök gürüldüyordu. Betondan bulutlar toplaşmış şimşeklerle dans ediyordu. Kendini eve nasıl kapattığını anımsayamadı.

‘’Günaydın.’’ Güler yüzünü müftülüğün girişindeki masaya bıraksa da, güvenlik hiç oralı olmadı. Dik basamakların, boğuk seslerin yankılandığı duvarların arasından sıyrılıp, aylık dergilerin olduğu masaya doğru yaklaştı. Koridorun ortasında durup her odayı göz ucuyla süzdü ve yardım parasını devredeceği odaya yöneldi.

‘’Selamünaleyküm hocam.’’ Ürkek ve utangaç sesi yüzüne çarpmıştı, Adnan’ın.

‘’Aleykümselam hocam, hoş geldiniz.’’ Saçları seyrek ve altın sarısı, krem rengi takım elbisesi boyuna uzun gelmiş olmalı, güler yüzlüydü Şerif Hoca.

‘’Hoş buldum hocam, cuma günü toplanan yardım paralarını getirdim.’’ Gördes Müftülüğünde her pazartesi toplantı olurdu. Elindeki naylon poşetten bozuk para yığınını ve dörde katlanmış tutanağı boşalttı masaya. Şerif Hoca’yla beraber saydılar paraları, parmaklarının ucuyla, tek tek.

‘’Hocam, maşallah!’’ dedi, Şerif Hoca, yüzündeki şaşırmayı daha önce Manisa Müftülüğünde yaşanan torpil olayından sonra odadaki insanlarda da görmüştü. Yabancı değildi bu simaya.

‘’Hayırdır, yanlış mı tutmuşum tutanağı, niye öyle baktınız?’’

‘’Fark etmediniz mi? 120 TL toplanmış.’’

‘’Bunda şaşırılacak bir durum yok ki, yardım yapılacak dedik ama anca bu kadar çıktı. Kusura bakmayın.’’

‘’Ondan bahsetmiyorum, bu köyde ilk defa bu kadar para toplandı. Bu zamana kadar rekor 58 TL’ydi.’’ Doğru muydu Adnan’ın daha önce duydukları? İmamlar gerçekten yardım paralarından… Yok ya hu! İmamlardan bahsediyoruz. Şaşkınlığını kucaklayıp odadan ayrıldı.

Toplantıya girdiğinde insanların konuşması karıncalanmaya başladı. Toplantı boyunca salonda değildi. Ellerinde, sırtında ter damlaları, yüzünde güneşten topladığı kırmızılıklar, aklında Okawa’nın söyledikleri:

‘’Biz yalnızca kendimiz için değil,
İnsanlık için güzel günler düşlemede.
Ne güzel bir cümle değil mi?
Başkası için yaşamak,
Benini biz denizine atıp
Zamandan amade,
Sonsuzluk koridorlarında yürümek.
Zamanın içinde kaybolmak da var tabii.
Herkesin içinde,
Karanlığın içerisinde,
Fenerin olmadan, yolunu bulamadan,
Zamansızlığın peşinde.’’

‘’Kendim için değil, insanlık için…’’ Yanındakinin, mırıldanışını duyduğunu fark etti. Susup, zamansızlığın peşinde koşmaya yemin etti.

Aydın Yılmaz

──────────────────────────────────────────────────────────────────────

Öteki Hareketi olarak benimsediğimiz ilkeler gereği ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemi içermeyen, şiddete teşvik etmeyen, militarist içerikli olmayan her yazı sitemizde yer bulacaktır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.