GÜVENDE MİYİZ?

Güvende Miyiz?

 

20 Temmuz 2016’da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, on iki yıldır duymadıkları ve belki bir daha hatırlamayacaklarını düşündükleri bir kavramla yeniden tanıştılar: Olağanüstü Hal. “Olağanüstü hal”, isminden de anlaşılacağı üzere, “olağan”dan, yani bilinenden farklı bir durumu anlatıyor, bir bilinmezliği çağrıştırıyor. Bilinmezlik ise yanında güvensizlikle birlikte gelir. Güvenlik ihtiyacı, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde altta yer alır, yani temeli oluşturur. Teorisinde, bir insan kendi güvenliğini sağlayamadığında, başka herhangi bir ihtiyacıyla veya ahlaki motifle ilgilenmez diye savunur. OHAL sürecinden ise, ülke çapında ilan edilen bir “güvensizlik” halini, yani en temel ihtiyaçlardan birinin ülke çapında karşılanamadığını anlarız.

 

Böylesine temel bir ihtiyacı korumak adına insanların yapabileceği eylemler ve verebileceği tavizler korkutucu büyüklüktedir. Temel ihtiyaç olan güvenlik, diğer bütün konular üzerinde mutlak öncelik kazanır. Bu konu çözülemezse hiçbir konunun önemi olamaz algısı oluşturulur. Böylelikle de ilgili aktörler konuyu “olağanüstü” araçlar ve tedbirler kullanarak çözme meşruiyeti kazanır. Çünkü yaşanılan süreç “olağandışıdır”. Konu böylelikle normal düzendeki siyaset ortamının ve kurallarının dışına çıkarılır ve “siyaset üstü“ bir durum olarak benimsetilir. İşte tam da bu noktada “güvenlikleştirme” teorisi Kopenhag Okulu’nda geliştirilmiştir.

 

Güvenlikleştirme Teorisi’ne göre, karar alıcılar bu durumun bilincinde olarak, olağanüstü tedbirler kullanmak istediği konuları güvenlik sorunu olarak etiketler. Konuyu ulusal güvenliğe karşı hayati bir tehdit ilan edebilir ve tehditlere karşı aldığı olağandışı önlemleri ve müdahaleleri meşrulaştırabilir. Güvenlikleştirme pratikleri, “icat edilmiş öteki”ne yönelik olan, bilinmezliğin üzerine inşa edilmiş derin bir düşmanlık hissi yaratarak söz konusu “öteki” üzerinde tahakküm oluşturulmasında araç olarak kullanılır. “Ulusal güvenliğe tehdit” söylemi konuyu siyaset ötesine yerleştirir. En başından itibaren sürecin karar alıcılar tarafından bilinçli olarak inşa edilmesinden dolayı güvenlikleştirme kavramı,  güvenliğin siyasiliğine işaret etmektedir. Güvenlikleştirme; süreci, yönetenlerin kontrol etmesinden dolayı bir açıdan siyasallaşmanın aşırı ucu olsa da, konuyu konumlandırdığı yer bakımından siyasallaşmanın karşıtıdır.

 

Güvenlikleştirme pratiğinde yer alan konunun içeriği önemsizdir. Bu süreçte eleştirilen konunun kendisi değil, ele alınma yöntemidir. Öncesinde de belirtildiği gibi güvenlik, temel insan ihtiyaçlarından biridir, ancak güvenlik nedir? Tarih boyunca değişim gösteren tanımlara güvenlik de dahil midir? Binlerce yıl önce yaşamış olan bir insanın güvenlik tanımıyla, bilişim çağında yaşayan bizlerin tanımı aynı mıdır? “Tehditlerin yokluğu” olarak açıklandığında bir başka kavrama koşullu bağlı olarak tanımlanmış olmaktadır. Nesnel bir durumu değil, koşullu bir gerçekliği belirtmektedir. İşte bu yüzden tanımlamasındaki zorluklar yıllar boyu tartışılagelmiştir. Buzan güvenliği “tıpkı sevgi, özgürlük ve güç kavramları gibi muğlak” olarak, McSweeney ise “tıpkı barış, adalet, onur gibi bir dizi kavramla ilişkilendirilebilen fakat tanımlamaya direnen bir terim” olarak açıklamıştır.                     Bilinmezden korkmak kaçınılmazdır ancak onu tehdit olarak işaretlemek, yaşadığımız çağda bir tercihtir. Sadece “bilineni” içeren homojen bir toplum oluşturmak, yaşayan bütün devletlerin hedefidir. Bu faşist yaklaşım, güvenlik argümanıyla yumuşatılmaktadır. Ancak bu tür yaklaşımların en büyük sorunlarından biri de güvenlik gündeminin nereye kadar genişletilebileceğidir. Çünkü sınır belirlenmediği takdirde, siyasi anlamda “iyi” ve “arzu edilir” olan her şey, güvenlik ile eş anlamlı hâle gelmektedir. Siyasi anlamda arzu edilen şey ise subjektif ve konjonktüreldir. Anayasanın etkinliği olamayan ülkelerde ise bu, siyasilerin keyfiliğini doğurur.

Ekole göre, güvenlikleştirilen bir durum acil müdahaleyi gerektiren siyaset üstü bir durumdur. Bu yüzden normal düzende işleyen siyaset, bu dönemde işleyemez. Bu da alınan kararların “acil müdahale” kılıfıyla meşrulaştırılmasına olanak sağlar.

Güvenlikleştirme teorisine verilebilecek en somut örnek ABD Başkanı Bush’un 11 Eylül saldırılarının ardından yaptığı ‘Şer Ekseni’ konuşmasıdır. Ocak 2002’de Bush, ABD’nin karşılaştığı güvenlik tehditlerinin küresel terörle sınırlı olmadığını; İran, Irak ve Kuzey Kore gibi ülkelerin terörizmi desteklemek suretiyle ulusal ve küresel güvenliği tehdit ettiklerini iddia etmiştir. ABD’nin 2003 yılında Irak’ı işgalinin söylemsel arka planını oluşturan bu yaklaşım, Irak ve anılan diğer ülkelerle yaşanan sorunların güvenlikleştirilmesiyle sonuçlanmıştır. Bu durum, uluslararası hukukta devlet egemenliğinin dokunulmazlığı ilkesinin ihlalini ve Irak’ın işgalini meşrulaştırmıştır. ABD yönetiminin bu güvenlikleştirme stratejisi, iç siyasette de etkisini göstermiş ve Vatanseverlik Yasası (Patriot Act) olarak anılan olağanüstü hâl tedbirlerinin yürürlüğe girmesini sağlamıştır. Vatandaşların banka hesaplarının incelenmesi, telefon görüşmelerinin dinlenmesi, usulsüz gözaltı ve tutuklama işlemlerinin gerçekleştirilmesi gibi eylemler kabul edilebilmiştir.

 

Türkiye Cumhuriyeti’nde ise Kürt sorunu, başörtüsü yasakları veya son dönemde olağandışı olanı olağan hale dönüştüren OHAL örneğini bulabiliriz. Karar vericilerin OHAL ve KHK’ları meşrulaştıran süreci güvenlikleştirmesinden dolayı KHK konusu siyasal bir zeminde tartışılamamaktadır. Aynı şekilde 1980 darbesiyle başlayan ve 28 Şubat döneminde pik noktaya ulaşan başörtüsü tartışması, dönemin karar vericilerinin söylemleriyle güvenlikleştirilmiştir. Bu sayede özünde siyasi bir tartışma olabilecek bir konu, toplumsal güvenliği tehlikeye sokan bir hale büründürülmüştür. Adalet ve Kalkınma Partisi Milletvekili Galip Ensarioğlu, 2013 yılında bir televizyon programında “Türkiye’de Kürtlerin yaşadığı coğrafyanın adı Kürdistan’dır” demiştir. Ancak aynı cümleyi bir yıl sonrasında kullanmak, yaratılan  “ulusal güvenliğe tehdit” algısıyla terörizmle suçlanabilir.

 

Verilen basit, yüzeysel ve gerçekte yaşanmış sayısız örnekten sadece birkaçından anlaşılacağı üzere, devletin ya da ulusun bekası tehlikede olduğu söylemi merkeze yerleştirildiğinde sorunlara çözüm bulmak ya da çözüm yolları aramak gittikçe zorlaşır. Çünkü siyaset teorisinin genel varsayımı, sorunlar normal siyasetin sınırları içinde ele alındığı zaman çözüm ve çıkış yolları bulunabilir şeklindedir, ancak normal siyasetin ötesinde sorunlar güvenlikleştirildiği zaman tartışma alanı daralır ya da bu alan yok edilir. Konular dramatize edilir. Sorunların çözümü için kabul edilebilen olağanüstü süreçler uygulandıkça yeni ortaya çıkan durum olağanlaşır.

 

Bu olağanüstü halin kontrolü için Kanun Hükmünde Kararnameler kullanılır. Bu güvenlikleştirme sürecinin ülkemizde son dönem temsili, 2016’da başlayıp 2018 yılına kadar devam eden, sonrasında da anayasada yapılan değişikliklerle getirdiği düzenlemeleri kanunlaştıran OHAL sürecidir.

OHAL sürecinin tüm boyutlarıyla incelenmesi ve çözümlenmesi, müdahale ve düzenlemede bulunduğu alanların çokluğundan dolayı neredeyse imkansızdır. Süreç boyunca düzenlemeler için kullanılan KHK’lar ile 131 bin 922 kişi görevinden ihraç edildi, 2761 kurum ve kuruluş kapatıldı, 204 medya kuruluşu kapatıldı, 6081 akademisyen ve üniversitelerin idari kadrosundan 1427 personel ihraç edildi, bu ihraç kararlarından sadece 185’i kaldırıldı. Süreç içinde toplamda 597 bin 783 kişiye işlem yapıldı. Gözaltı süresi bir KHK ile 30 güne çıkarıldı, bir başka KHK ile 14 güne indirildi. Düzenlemelerle, devletin risk olarak belirlediği alanların ve kişilerin de ötesinde değişiklikler yapıldı. Örneğin; kış lastiği kullanımıyla ilgili, bankacılık mevzuatlarıyla ilgili, etüt merkezleriyle ilgili değişiklikler yapılabildi. Otomobillere cam filmi takılması da bir KHK ile yasaklanmış ve nedenin de “teröre karşı tedbir” olduğu açıklanmıştı.

Bu süreçte yapılan düzenlemelerin, içeriği ne olursa olsun, adeta devletin bekasına ve ulusal güvenliğine karşı tehdit olan unsurlara karşı olduğu algısı oluşturuldu. Bu sayede yapılan düzenlemeye karşı çıkan herhangi bir aktör, aslında devlete karşı çıkıyormuş gibi lanse edilebildi. Süreç boyunca siyaset konuşulması bile kabul görmedi, çünkü sürecin kendisi “siyaset üstü acil bir durum” idi. OHAL, 18 Temmuz 2018 itibariyle kaldırıldı. Getirdiği düzenlemeler kanunlaştı. Ancak sürecin kendisi hala “siyaset üstü durum” algısını korumaktadır. Hala cam filmini eleştiren bir insana: “Ne saklıyorsun da istemiyorsun?” algısıyla bakılabilmektedir, “Devlet halkının güvenliğini korumak zorunda” argümanıyla da yasaklar ve düzenlemeler, hala, halk tarafından kabul edilmektedir.

Yazıyı eski Başbakan Mesut Yılmaz’ın 2001 tarihinde yaptığı konuşmayla bitirmek istiyorum:

“Ulusal güvenlik gerekleri… Ya da daha doğru bir isimlendirmeyle ulusal güvenlik sendromu… Devletin bekasını sağlayacak bir kavramı, devletin can damarlarını keser hale getirmeyi dünya üzerinde yalnız Türkiye becerebilirdi.”

 

KAYNAKÇA:

Baysal, Başar, and Çağla Lüleci. “Kopenhag Okulu ve Güvenlikleştirme Teorisi.”Güvenlik Stratejileri Dergisi 11.22 (2015): 61-96.

Nebi, M. İ. Ş. “Güvenlikleştirme Teorisi ve Siyasal Olanın Güvenlikleştirilmesi.”Akademik İncelemeler Dergisi 6.2 (2011): 345-381.

Aktaş, Altan. “Güvenlikleştirme Yaklaşımı ve Türkiye’nin Ulusal Güvenlik Anlayışındaki Dönüşümü.”Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi 1.2 (2011): 7-47.

Bandeoğlu, Zeyyat. “Kopenhag siyasi kriterlerinin Türkiye’nin ulusal güvenliğine yansımaları.”Yönetim Bilimleri Dergisi 14.28 (2016): 313-358.

 

Banu Zoroğlu

 

Önceki İçerikŞÜPHEDEN DEVLET YARARLANMAZ
Sonraki İçerikKaygılar ve Işık
RELATED ARTICLES

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Most Popular

Recent Comments