Ana SayfaYazıSiyasetTürkiye Siyaseti'nde Askeri Darbeler Ι 1.Bölüm ; Her Türk Asker Doğar(!)

Türkiye Siyaseti’nde Askeri Darbeler Ι 1.Bölüm ; Her Türk Asker Doğar(!)

Turan Saçıl

Türkiye Siyaseti’ nde Askeri Darbeler

1.Bölüm ; Her Türk Asker Doğar(!)

Asker ve Toplum İlişkisi

(Tarih Felsefesinden Yararlanarak Anadolu Tarihi ve Türkiyeli Kimliği Üzerine Çalışmalar 2)

Türk siyasi kültürü askeri yaşam sistemiyle iç içe geçmiş bir yapıdadır. Bu cümle İsa’dan öncesini ifade ettiği gibi İslamiyet’in kabulü sonrasını ve modern Türk devlet yapısını da içinde barındırır. “Her Türk asker doğar” şeklindeki zorlayıcı sloganın esasında tarihi arka planı oldukça geniştir. Uçsuz bucaksız bozkır coğrafyasında amansız ve çetin bir mücadelenin içine doğan Türk kabileleri ayakta durabilmek için silah ve askeri eğitim ile küçük yaşlarda tanışırdı. Dolayısıyla o dönemin diğer milletlerinde de görüleceği üzere halkın içindeki savaşçı insan sayısı bir hayli fazlaydı. Fakat Türkler gibi göçebe ırkları İsa’nın doğumundan önce diğer ırklardan ayıran en temel özellik henüz uygarlıkla tanışmamış olmaları yani şehirleşme konumuna gelmemiş olmalarıdır. Bu durum devleti oluşturan mekanizmanın, bürokrasinin, askeri kanadın, yargıçların ya da sivil halkın birbirinden ayrılmasını uzun süre engellemiştir. Dolayısıyla Türkler devlet kurma tecrübesine sahip olsa da diplomasi/bürokrasi gibi sistem ve tecrübe gerektiren kavramlarla çok geç tanışmıştı. Herhangi bir yazılı hukuk ya da uygar kültüre sahip olmadıkları için asırlar süren zaman içinde iptidai statüleri çok fazla ilerleyememiştir. Devleti oluşturan halk tabii asker durumunda olduğu için doğal olarak devleti iç ve dış politikada halk-asker muhafaza ediyordu. Askerin devlet, halkın yine asker sayıldığı bu anlayış İslamiyet’in kabulünden sonrada aynı konumunu sürdürdü. Her ne kadar bürokratik gelişmeler olduysa da kurulan devletler cihat endeksli olduğundan hala asker, devletin temel taşıydı, hatta devlet cihat için dolayısıyla asker için varlığını sürdürüyor, askerde devletin varlığının devamına yönelik çalışıyordu. “Devlet Ebed Müddet” ya da “Nizam-ı alem” anlayışı veya “ya devlet başa ya kuzgun leşe” anlayışı nedeniyle devletin varlığının kutsallaştırıldığı ve devletin konumu Tanrı’ya dayandırıldığı için devleti devlet yapan(!) ordu’nun varlığı da kutsaldır kabulü vardı. Öldürüldüğünde dahi sorgusuz cennete gitme inancı ile taçlandırılan ordu mensupları arasında devletin yegane gücü oldukları konusunda herhangi bir tereddüt hasıl olmamıştır ki bu nedenle özellikle Osmanlı devleti içinde devletin iyi yönetilemediği bahanesiyle kapı kulu (yeniçeri) askerleri tarafından II.Murat , II. Mehmet , I.Süleyman devirlerinde ve özellikle bunun sonrasında zaman zaman yönetime başkaldırılmıştır. Devleti yöneten güç yani padişahta asker sayıldığı için ve başkomutan konumunda bulunduğundan (ki bu durum İslamiyet’te İslam peygamberinin komutan / yönetici veya yargıç olmasıyla da doğrudan alakalıdır ) bu türden kalkışmalar 17. yy‘a kadar kısmen çok güç ama çoğu zaman kanlı bazen de anlaşma yoluyla bastırılmıştı. Ancak 17. yy da yeniçeri ilk kez bir padişah katlettiği için (Genç Osman) durum başka bir yöne evirilmişti. Her ne kadar bu son vaka da dahil olmak üzere baş sorumlular neredeyse her zaman cezalandırılmış olsa da yeniçeri “devlet Ocak içindir” inancını kabullenmişti. Yeniçeri kalkışmalarının ekonomik buhran dönemi ile aynı anda vuku bulması, İstanbul esnafının desteğini almasını da sağladığından daha da etkili olmuştur. Özellikle halkın ya da esnafın hoşnut olmadığı bazı kimselerin herhangi bir yeniçeri isyanından sonra görevinden alınması yahut cezalandırılması halkın ordunun müdahalesini kabullenmesini ve ordunun doğal tarihi süreç içerisindeki konumunu devam ettirmesini sağladı. Ancak yeniçerinin halk gözünde itibar kaybettiği durumlarda oldu; Özellikle son dönemde haraç toplayan, geçimini halkın sağladığı parazit asker nüfusu arttıkça ya da kapı kulu taşkınlıkları oldukça, halkın desteği azaldı; Fakat yine de bu durum ‘asker devletin teminatıdır‘ mantalitesine asla halel getirmedi. Nitekim 1919 ile 1923 arasında verdiği mücadele ile halkı istiklale kavuşturan kadro yine Osmanlı’nın yetiştirdiği askeri kadroydu. Hatta sonrasında modernleşmeyi destekleyen inkılaplarda yine bu asker kökenli kadro tarafından gerçekleştirildi. Neticede yeni Türkiye Cumhuriyetinin ve inkılaplarında koruyucusu olarak ordu gösterildi. Fransız halkı tarafından yapılan Fransız ihtilalinin koruyucusu ordudur demek ne kadar absürt olursa(ancak yine de ihtilalde orduda yer almıştır) yeni Türkiye Cumhuriyetinde halk tarafından yapılmayan inkılapların ya da bizzat Cumhuriyetin kendisinin ve laiklik ilkesinin de koruyucusu halk olamazdı. Ve hatta bundan dolayıdır ki devrimlere ve cumhuriyete karşı açığa çıkan tepkileri ve isyanları doğrudan ordu bastırmıştır. Menemen olayı, dersim ayaklanması ve her durumda iki sandalye bir masa ile kurulan istiklal mahkemeleri gibi. Elbette bu durum, tarihi hafızanın dışa vurumu olduğu gibi ileride yaşanan darbe olaylarının da diğer bir sebebidir; çünkü ordu otoritenin dolayısıyla inkılapların ‚yılmaz bekçisidir‘(!) Kara Harp Okulu marşında da söylendiği gibi, İmparatorlukta ya da ulus devlet yapısında Anadolu Türk’ü hep aynı düdüğü aynı heyecanla üfler ; ‘Kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadıyız‘

──────────────────────────────────────────────────────────────────────

Öteki Hareketi olarak benimsediğimiz ilkeler gereği ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemi içermeyen, şiddete teşvik etmeyen, militarist içerikli olmayan her yazı sitemizde yer bulacaktır. Öteki Hareketi aracılığıyla sitede yayınlanan yazılar/şiirler yazarların kendi düşüncelerinden oluşmaktadır. Öteki Hareketi’ne māl edilemez.

RELATED ARTICLES

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Most Popular

Recent Comments