Hayvan Hakları Hakkında Ι Hayvanlara Adalet Derneği’nden Av. Barış Karlı

Çevre ve Hayvan Hakları Komisyonu

 

Türkiye’de son zamanlarda artan hayvana şiddet olaylarının etkisiyle kamuoyunda hayvan hakları yasa beklentisi ve hayvan hakları aktivistlerinin baskısı arttı. TBMM Hayvan Hakları Komisyonu’nun çalışmalarını, var olan uygulamaları, gözlem ve saha tecrübelerini Hayvanlara Adalet Derneği’nden Av. Barış Karlı ile konuştuk.

 

  • 2004’te kabul edilen Hayvanları Koruma Kanunu’ndan sonra, birkaç ufak madde değişikliği dışında, hayvan hakları konusunda hiçbir somut adım atılmamış olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

2004 yılında Hayvanları Koruma Kanunu’nun yürürlüğe girmesi, hayvan hakları mücadelesi için devrim niteliğinde bir gelişmeydi. Özellikle sokaklarda yaşamlarını sürdüren köpekler açısından çok büyük bir adımdı. Yerel yönetimler tarafından zehirli kıymayla, tüfekle öldürülmeleri yasal olan köpeklerin yaşam hakları güvence altına alındı ve kanun öncesinde onları öldürmekle yükümlü olan yerel yönetimler, onları korumakla, onlara zarar verenlere idari yaptırım uygulamakla, onları tedavi etmekle, onlar için geçici hayvan bakımevi açmakla yükümlü hâle getirildiler. Bu kazanımlar, tüfeklerin, zehirlemeye gelen araçların önlerine atlayan aktivistler sayesinde elde edildi.

 

Buradan yola çıkarsak; Hayvanları Koruma Kanunu’nun yürülüğe girmesinden sonra yasa anlamında başka somut adım atılamaması noktasında ilk olarak öz eleştiri yapmamız gerekiyor. Biz mücadelemizi insanlara yeterince anlatamamışız, yeterince örgütlenememişiz, yeterince ses çıkaramamışız ki kanun koyucu bizi ciddiye almamış. Yeterince örgütlenememe noktasında şu hususu da vurgulamak gerekiyor; maalesef hayvan hakları mücadelesi içinde hayvanın tarafında gözüken ama asıl derdi hayvan üzerinden para kazanmak olan bireyler ya da sivil toplum kuruluşları var. Ya da belli hayvanlara yönelik ihlallerin karşısında olup belli hayvanlara yönelik ihlalleri doğru bulanlar var. Bunun en çarpıcı örneğini yakın zamanın gelişmesi olan Adalar’da fayton zulmünün sona ermesi sürecinde gördük. Hayvan hakları mücadelesinin içinde olup “atlar çalıştırılmak zorunda, faytonlar kalkmasın” diyen insanlarla karşılaştık. Mücadelenin içinde bu şekilde hayvan aleyhine sesler; birlik olmamızı, güçlü görünmemizi engelliyor ve sonuç olarak zararı yine hayvanlara oluyor.

 

Zaten kanun koyucu diye tanımladığımız milletvekilleri, bir iki istisna dışında, hayvanlarla, hayvan haklarıyla ilgileri olan insanlar değiller. Onların temel derdi oy ve bu nedenle insan odaklılar, kendilerine oy potansiyeli olabilecek insanlarla muhatap olmak istiyorlar. Bu samimiyetsizliğin de en çarpıcı örneğini yine yakın zamanın gelişmesi olan TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun görüşmelerine, biz hayvan hakkı savunucularının yanında avcıları, hayvan satış yeri, yunus parkı, hayvanat bahçesi sahiplerini de çağırmış olmalarında gördük. Bu nedenle bizim başarmamız gereken şey; olabildiğince güçlü ve kalabalık durarak kanun koyucunun gözünde değerli konuma ulaşabilmek. Bunu da ancak içimizdeki hayvan aleyhine sesleri ayıklayarak başarabiliriz.

 

Bu kısa öz eleştiri kısmından sonra asıl probleme gelmemiz gerekiyor. Karşımızda hayvanları umursamayan, yük olarak gören bir yapı var. Bu yapı, Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6. maddesi ile sokaklarda yaşamlarını sürdüren hayvanları tedavi etme, kısırlaştırma, bu işler için veteriner hekim istihdam etme, besleme, sokaklarda bulundukları yerde yaşatma gibi konuları da kendine yük olarak görüyor ve fırsatını bulsa bunlardan kurtulmak istiyor. Bu bakış açısının yansımalarını 2011 yılından beri bütün yasa çalışmalarında gördük. İlk akıllarına gelen fikir; şehrin dışına doğal yaşam parkı adı altında alanlar yapıp, bütün köpekleri toplayıp oralara kapatma gibi bir şey oldu. Sonrasında köpekleri aldığımız yere bırakalım ama bırakacağımız yer camiye, okula, hastaneye, parka yakın olmasın gibi köpekleri toplayıp şehir dışında insanların yaşamadığı yerlere, ormanlara atmayı kendilerince kibar bir dille ifade ettikleri bir fikirle çıktılar karşımıza. Yasa çalışması deyince aslında hepimizin aklına gelen konu, hayvana şiddetin suç olarak nitelendirilmesi oluyor. Bütün kanun görüşmelerinde; suç olarak nitelendirme maddesinin yanında 6. maddeyi ortadan kaldıracak bir fikir ekliyorlar. Biz de bunu asla kabul etmediğimiz için o noktada görüşmeler tıkanıyor.

 

2011 yılından beri yasa çalışmalarına ilişkin yaşadığımız tecrübeleri düşününce, artık konuya bizim istediğimiz gibi bir kanun çıkmasını başaramadık şeklinde bakmak yerine, onların istediği hayvan aleyhine kanunun çıkmasını engelledik şeklinde bakıyoruz.

 

Ama son dönemde güzel bir aşama kaydettik. TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun kurulması çok önemli bir gelişme ve bu komisyonun öneri mahiyetindeki raporu, bugüne kadarki tüm yasa çalışmalarını düşündüğümüzde elde ettiğimiz en başarılı metin.

 

Ayrıca şunu da vurgulamak gerekiyor; yasa anlamında bir adım atılamamış olsa da, özellikle son dönemde yaşanan Adalar’da fayton zulmünün son bulması, hayvanlar için özel bir polis biriminin kurulması (uygulamasının sorunlu olma ihtimalini saklı tutuyoruz), Türkiye genelindeki av ihalelerinin iptali için açılan davalarda yürütmeyi durdurma-iptal kararlarının çıkması ve daha birçok gelişmeyi hayvan hakları mücadelesi adına önemli somut adımlar olarak nitelendirebiliriz.

 

  • Sizce Hayvanları Koruma Kanunu yeterli mi, yetersizse bunun sebepleri neler?

 

Hayvanları Koruma Kanunu hayvanlar için yeterli, iyi bir kanun değil. Bu konuya sadece Hayvanları Koruma Kanunu özelinde değil, Tükiye’nin hukuk sistemini değerlendireceğimiz genel bir giriş yapmamız gerekiyor.

 

Türkiye’nin hukuk sisteminde hayvan eşya olarak görülüyor ve bu temelden yola çıkarak bir mevzuat silsilesi ortaya çıkıyor. Hayvanları Koruma Kanunu’nda hayvan satış yeri şeklinde bir düzenleme olması, İcra ve İflas Kanunu’nda hayvan haczine ilişkin düzenlemelerin olması, Kat Mülkiyeti Kanunu’nda hayvanların yönetim planındaki bir cümleyle yaşam alanlarından uzaklaştırılabileceklerinin düzenlenmesi, Türk Ceza Kanunu’nda sahipli hayvanlara verilen zararların mala zarar verme suçu kapsamında düzenlenmesi ve daha bunun gibi birçok düzenleme, hayvanı mal olarak gören alt yapının üzerine kurulmuş düzenlemeler. İskelet problemli olunca bütün yapıda problemli hâle geliyor.

 

Hayvan hakları deyince aklımıza temel mevzuat olarak Hayvanları Koruma Kanunu geliyor. Öncelikle şunu bilmemiz gerekiyor; Hayvanları Koruma Kanunu’nun yaptığı hayvan tanımı, hayvanların yaşam haklarına ilişkin belirlediği temel ilkeler, hayvanlara yönelik yasakladığı fiiller sadece belli hayvanları kapsıyor. Kara Avcılığı Kanunu’nu; mezbahalara, yumurta-süt çiftliklerine, canlı hayvan ticaretine ilişkin düzenlemeleri; hayvan deneylerini; hayvanat bahçelerini, yunus parklarını; geleneksel etkinlik adı altındaki hayvan dövüşleri-güreşleri hayvan tanımından, temel ilkelerden, yasak fiillerden istisna tutuyor. İçeriği böyle olan bir kanunu biz şu şekilde tanımlıyoruz: İsmi her ne kadar Hayvanları Koruma Kanunu da olsa hangi hayvanların hangi koşullarda öldürülebileceklerini, sömürülebileceklerini düzenleyen bir kanun.

 

Hayvanları Koruma Kanunu kapsamında sınırlı düzeyde de olsa korunan hayvanlar: kediler ve köpekler. Bunu da sınırlı düzeyde olarak nitelendirmemizin çeşitli sebepleri var. En temel koruma maddesi sokaklarda yaşamlarını sürdüren hayvanların yaşam alanlarından uzaklaştırılmalarını engelleyen, yerel yönetimlere bu hayvanlarla ilgili bakım-besleme-tedavi yükümlülükleri yükleyen 6. madde. İçerik olarak güzel olan bu maddenin uygulamasında önemli problemler çıkıyor. Yerel yönetimler, aldıkları yere bırakma yükümlülüklerine uymuyor, sokaklardan hayvanları toplayıp ormanlara, başka ilçelere atıyor, geçici hayvan bakımevinde esir tutuyor; çoğu yerel yönetim geçici hayvan bakımevi açmıyor, açanların açtıkları geçici hayvan bakımevleri ölüm kampına dönüyor, oraya canlı giren hayvan ölü çıkıyor, sağlıklı giren hayvan hasta çıkıyor ve daha bunun gibi birçok ihlâl gerçekleşiyor. Bu ihlal silsilesini durduramamamızın sebebi; düzgün işleyen bir denetim-yaptırım mekanizmasının bulunmaması, açıkça kanuna aykırı davranan yerel yönetimlerin idari veya adli herhangi bir yaptırımla karşılaşmamaları, kamu görevlisini koruma kaygısıyla idari soruşturma yürütülmemesi, görevi kötüye kullanma suçu temelli adli soruşturmalar için soruşturma izni verilmemesi. Hayvanları Koruma Kanunu’nun yürülüğe girmesinin üzerinden 16 yıl geçmesine rağmen yerel yönetimler 2004 yılının öncesindeki öldürme kültürünü değiştirememiş durumdalar. Sokaklarda yaşamlarını sürdüren hayvanları kendilerine iş yükü ve masraf olarak görüyorlar, onlardan kurtulmanın yollarını arıyorlar. Devlet mekanizmasının hayvanlara bu bakış açısı, açıkça kanuna aykırı davranışları, toplumda sokak hayvanlarına bakış açısını da olumsuz yönde etkiliyor ve bireysel yok etmelere, zehirlemelere, kanuna aykırılıklara alan açıyor.

 

Bu konuyla bağlantılı olarak Hayvanları Koruma Kanunu’nun bir diğer temel problemine gelebiliriz. Hayvanları Koruma Kanunu’na göre kedilere ve köpeklere yönelik öldürme, yaralama, cinsel şiddet ve benzeri fiiller yasak ama suç değil. Kabahat olarak düzenlenen bu yasaklara aykırı davranışın yaptırımı idari para cezası. Bir köpeği öldüren fail, hapis cezası yaptırımıyla karşılaşmıyor, idari para cezası alsa bile bu durum siciline işlenmiyor. Uygulamaya bakarsak, sosyal medyaya yansımadığı sürece konu takip edilip idari para cezası bile verilmiyor, verilse bile tahsil edilmiyor. Bu şekilde göstermelik, etkisiz bir yaptırım sistemi Hayvanları Koruma Kanunu için çok önemli bir eksiklik.

 

Aslında en önemli konu şu; yazılı metnin içeriğini istediğimiz kadar geliştirelim, o metinde belirlenen kuralları düzgün şekilde uygulayacak ya da uygulamak zorunda kalacak polis, savcı, hakim, yerel yönetim görevlisi ve başka ilgili kamu görevlileri oluşturamadığımız sürece tam anlamıyla işe yaramayacak.

 

  • Hayvanları Koruma Kanunu’nda yer alan ‘süs hayvanı’ ifadesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Aslında Türkiye’de hayvanı eşya olarak gören hayvan hakları mevzuatının ve toplum yapısının durumuna uygun bir ifade. Toplumda belli bir kesim hayvanla ilişkisini şu şekilde kuruyor: İnsanlar, hayvan satış yerlerinde bir eşya olarak satılan hayvanlardan boyuna, rengine, evine uyumuna, cinsine göre birini tercih edip satın alıyor; hevesi geçince eşyasını çöpe atar gibi hayvanı sokağa terk ediyor, yol kenarı bir yere bırakıyor, yazın yazlığına aldıysa yazlıktan dönerken hayvanı orada bırakıyor; ses çıkarmasın diye ses tellerini aldırıyor; garip garip şeyler giydiriyor; farklı renklere boyuyor ve daha bunun gibi birçok şey yapıyor. “Süs Hayvanı” ibaresi, böyle uygulamaların yapıldığı bir toplumda hayvanın durumunu tam olarak yansıtıyor.

 

Tepeden inme şekilde ibareyi değiştirmek çözüm olmayacak, toplumda hayvanların mağazalarda satılan eşyalar değil canlı olduklarına, hayvanla birlikte yaşama kararının sevgi ve hayvanın hayatını kurtarma mantığıyla temellenmesine ilişkin bakış açısını oturtmamız gerekiyor.

 

 

  • Dönem dönem gündeme gelen ‘hayvan hakları yasası’ son dönemde artan hayvana yönelik şiddet olayları ve TBMM Hayvan Hakları Komisyonu’nun çalışmalarını tamamlamış olması ile tekrar gündemde. Kamuoyu ve aktivistler yeni yasama döneminde yasa çalışmalarının başlamasını talep ediyor. Siz Türkiye’nin yakın geleceğinde böyle bir yasayı öngörebiliyor musunuz, yoksa sizce naif bir beklenti mi?

 

Yasa anlamında son on yılın görüşmelerini, çalışmalarını düşünürsek, bugüne kadarki en iyi noktadayız. TBMM bünyesinde her partiden milletvekilinin katılımıyla Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun kurulması, komisyondaki vekillerin belki hayatlarında ilk kez barınak ziyareti yapmaları, fayton zulmünü Adalar’da yerinde incelemeleri, komisyon görüşmelerinde mezbaha görüntülerinin izlenmesi, hayvana şiddetin suç olması tartışılırken vekillerin “peki yediğimiz hayvanlar ne olacak” diye sormaları çok önemli gelişmeler.

 

Bunun yanında; bahsi geçen komisyonun hazırladığı rapor birçok eksik barındırsa da yasayla ilgili çalışmaların başladığı zamandan beri oluşturulmuş en iyi metin. Şu anki en önemli mücadelemiz; öneri niteliğindeki bu raporun içeriğinin mümkün olduğu ölçüde korunarak kanunlaşmasını sağlamak.

 

Bu sefer daha umutlu olmamızın sebebi; hazırlanan raporda bütün partilerin vekillerinin emeğinin olması ve bu sayede rapor bir kanun teklifine dönüştükten sonra tarım, çevre, adalet komisyonlarında ya da komisyon görüşmelerinden sonra genel kurulda yapılacak görüşmelerde, hiçbir partinin söz konusu teklife başka bir partinin teklifi muamelesi yaparak, içeriği doğru bulmasına rağmen siyasi kaygılarla teklifin karşısında durma şansının olmaması.

 

Bu noktaya gelebilmemizdeki en önemli sebepler; içimizdeki hayvan aleyhine seslerden kurtularak güç birliği içinde ilerlememiz ve kırmızı çizgilerimize aykırı en ufak harekette sokakta güçlü bir örgütlenmeyle yüksek ses çıkarmamız, tepki vermemiz, vekillere yaptıkları hareketin bir sonucu olacağını hatırlatmamız.

 

Pandemi süreci başlamasaydı önemli bir noktaya ulaşmıştık. Ancak pandemi birçok süreci olduğu gibi bu süreci de baltaladı. Ama bu sefer daha umutluyuz ve yasanın çıkacağına inanıyoruz. Kargaşalar ve mağduriyetler ülkesinde yaşadığımız için, gündemin yoğunluğu da sürecin biraz yavaş ilerlemesine sebep oluyor.

 

Aslında en önemli konu; yasanın çıkmasını başaramazsak bile, artık eşiği çok yükselttik ve bu noktadan geri adım atmayız.

 

  • Geride bıraktığımız 4 Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü’nde farklı siyasi kesimler tarafından hayvan sevgisi içeren paylaşımlar yapılmasına rağmen Hayvan Hakları Yasası’nın çıkmamış olmasını ve hayvana şiddete karşı yaptırımların yetersiz olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Sadece hayvan hakları anlamında değil, siyasetçilerin genel tavırları bu şekilde. Gündemde yer alabileceklerini düşündükleri belli günlerde güzel mesajlar veriyorlar, çeşitli vaatlerde bulunuyorlar ama sonrasında söyledikleri şeyleri asla yapmıyorlar. Biz sivil toplum tarafı olarak onlara söyledikleri bu sözleri unutturmamaya, karşılarına çıkarmaya çabalıyoruz. Verdikleri sözleri tutmazlarsa kamuoyu önünde yalancı konumuna düşecekleri bir ortam yaratmaya uğraşıyoruz. Siyasetçilerin kamuoyu önünde yalancı konumuna düşmekten ne ölçüde çekindikleri, bunu ne ölçüde umursadıkları tartışılır ama en azından şansımızı deniyoruz. Buna örnek olarak Adalar’da fayton zulmünün sona ermesi sürecini gösterebiliriz. Cumhurbaşkanı’nın 2018 cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde ”Adalar’daki atları özgürleştireceğiz.”  sözü, İBB Başkanı’nın 2019 belediye seçimleri öncesinde faytonları kaldıracağına ilişkin sözünü içeren imzaladığı taahhütname fayton zulmünün sona ermesine ilişkin mücadelede her zaman kullandığımız veriler oldular.

 

Bu yüzden asıl mücadelenin, hayvanın tarafında, siyasetçilerin görmezden gelemeyecekleri kadar kalabalık, güçlü, net olarak yer almayı başarmak olduğunu düşünüyoruz. Bunu sağlamanın yolu da mücadeleyi olabildiğince yaygınlaştırmaktan geçiyor. Bütün farkındalık çalışmalarımız bu bakış açısından temelleniyor.

 

Aslında toplumun büyük kesimi en azından hayvana şiddetin suç olması konusunda hemfikir; zehirlenen, araç arkasına bağlanarak sürüklenen  köpek, cinsel şiddete maruz kalan kedi görüntülerinden rahatsız. Bize düşen de onların bu rahatsızlıklarını dile getirebilecekleri ortamlar yaratarak toplumdaki bu rahatsızlığın kanun koyucuya ulaşmasını sağlamak. Bu anlamda, sokak ya da sosyal medya eylemleri, imza kampanyaları etkili olabiliyor. Ama en etkili yöntemler, insanlara şikayet haklarını hatırlatmak ve bunun yöntemlerini anlatmak; idari kurumlara dilekçe vermekten, CİMER başvurusu yapmaktan, suç duyurusunda bulunmaktan çekinmeyen ve bunları nasıl yapacağını bilen; sokakta  şiddete maruz kalan hayvan görünce kafasını çevirip yola devam etmeyen, hayvanı kurtaran; hayvana şiddet olayında yerinden kalkmamakta direnen polise baskı yapan, ısrarcı olan; hayvana şiddet uygulayan işçiyi iş yerinde çalıştırmayan, hayvana şiddet uygulayan faili mahallesinde dışlayan sosyal anlamda yalnızlaştıran bilinçli, güçlü, mücadeleci bireyler yaratmak.

 

  • Yayımlanan rapor da göz önünde bulundurulduğunda, TBMM Hayvan Hakları Komisyonu’nun çalışmaları hayvanların haklarını ve aktivistlerin taleplerini temin edebilecek nitelikte mi?

TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun kurulması birçok açıdan çok değerli. Siyasi görüşleri birbirleriyle bu kadar zıt siyasi partiler belki ilk kez bir konuda hemfikir oldular ve bir rapor hazırladılar. Bu durum sadece hayvan hakları mücadelesi için değil, Türkiye siyaseti için de bir ilk teşkil ediyor.

 

Komisyonun çalışmalarına gelecek olursak; komisyon bu süreçte bazı tercihleriyle en dibi gördü, bazı tercihleriyle ise zirveye çıktı. Hayvan haklarının tartışıldığı bir komisyona hayvanları öldüren, esir tutan, onlara zarar veren avcıların, hayvan satış yeri, hayvanat bahçesi, yunus parkı sahiplerinin davet edilmeleri, onlara da söz hakkı verilmesi kabul edilemez bir durumdu, komisyonun bizim gözümüzde dip noktasıydı. TBMM’nin hayvan hakları görüşmeleri tarihinde ilk kez mezbaha görüntülerinin izlenmesi, komisyondaki bütün vekillerin ses çıkarmadan izlemeleri çok önemli bir adımdı, komisyonun bizim gözümüzde zirve noktasıydı.

 

Komisyonun hazırladığı rapora değincek olursak; raporun bizi tam anlamıyla tatmin etmesi zaten mümkün değil. Bizim esas talebimiz tüm hayvanlar için yaşam hakkı, adalet, özgürlük. Ancak; raporda av, mezbaha, yumurta-süt çiftliği, hayvan deneyleri ve bunlar gibi birçok sömürü alanının mevcut mevzuatla aynı şekilde kanundan istisna tutulmaları öneriliyor. Biz zaten kanun koyucuyu zorlayabileceğimiz ve zorlayamayacağımız noktaları biliyoruz ve bu doğrultuda bir kırmızı çizgi alanı belirleyerek bu yola giriyoruz. Raporda bizim kırmızı çizgi olarak nitelendirdiğimiz; hayvanın canlı olarak tanımlanması, 6. maddedin aynı şekilde kalması, yasaklı ırk kavramının ortadan kalkması, hayvana şiddetin suç olarak nitelendirilmesi ve failin gerçekten cezaevine girmesini sağlayacak bir ceza alt sınırı belirlenmesi, yerel yönetimlere yönelik düzgün işleyen bir denetim-yaptırım mekanizmasının oluşturulması konularında taleplerimize uygun şekilde öneriler hazırlandı. Buna ek olarak; Yunuslara Özgürlük Platformu’nun uzun yıllardır süren mücadelesinin sonucunda yunus parklarının iki sene içinde kademeli olarak kapatılması önerildi.

 

Şu aşamada odaklanmamız gereken konu, bu raporun öneri mahiyetinde olduğunu unutmamak ve rapor bir kanun teklifine dönüştükten sonra tarım, çevre, adalet komisyonları ile meclis genel kurulunda görüşülürken aynı kararlılıkla mücadeleyi sürdürerek raporda hayvan lehine olan kısımların kanunlaşmalarını sağlamak.

 

Elimizdeki beş farklı partinin birlikte hazırladığı böyle bir rapor varken artık bu noktadan geri adım atmamız mümkün değil. Bu bile başlı başlına önemli bir durum.

 

  • Muhtemel bir Hayvan Hakları Yasası’ndan beklentileriniz neler?

 

Hayvan Hakları Yasası’ndan asıl beklentimiz, tüm hayvanların başta yaşam hakkı olmak üzere tüm temel hak ve özgürlüklerinin güvence altına alındığı, hayvanı canlı olarak kabul eden, hayvan ayrımı yapmayan, öldürme-yaralama-şiddet-sömürü için istisnalar getirmeyen düzenlemeler. Daha somut olarak ifade edecek olursak; avın, mezbahaların, yumurta-süt çiftliklerinin, hayvan deneylerinin, hayvanat bahçelerinin, yunus parklarının ve bunlar gibi hayvana yönelik tüm sömürülerin yasaklanmasını istiyoruz. İdeal taleplerimiz özetle bu şekilde, bunların uzun vadede gerçekleşmeleri için mücadelemizi sürdürüyoruz.

 

Kısa vadede çıkması muhtemel olan Hayvan Hakları Yasası’yla ilgili kırmızı çizgilerimizi şu şekilde sıralayabiliriz:

 

İlk olarak; hayvanı canlı olarak tanımlayan bir hayvan tanımının yapılması ve bu tanım doğrultusunda sadece Hayvanları Koruma Kanunu’nda değil tüm mevzuatta güncellemeler yapılması, bu sayede artık hayvanın haczedilmesinin, yönetim planındaki bir maddeye dayanarak yaşam alanından uzaklaştırılmasının, eşya gibi satılmasının mümkün olmamasını istiyoruz.

 

İkinci olarak; sokaklarda yaşamlarını sürdüren hayvanların yaşam alanlarından uzaklaştırılamamalarının güvencesi olan Hayvanları Koruma Kanunu’nun 6. maddesinin aynı şekilde kalmasını istiyoruz.

 

Üçüncü olarak; yasaklı ırk kavramının ortadan kalkmasını ve köpeklerin ırkları nedeniyle ömürlerinin sonuna kadar hapis hayatı yaşamaya mahkum edilmelerinin önlenmesini istiyoruz. Mevcut mevzuatta yer alan yasaklı ırk kavramı, insanlar tarafından özellikle agresif olarak yetiştirilen ve dövüştürülen güçlü ırk köpekler için kullanılıyor. Bu durumlarda cezalandırılması ve toplumdan uzak tutulması gereken köpekler değil onları bu hâle getiren insanlar olmalıdır. Bu insanların ellerinden kurtarılan köpeklerin ise iyileşme sürecinden sonra insanlarla birlikte yaşamalarının önü açılmalıdır.

 

Üçüncü olarak; hayvana şiddetin sahipli-sahipsiz şeklinde bir ayrım yapılmadan suç olarak nitelendirilmesini, hapis cezası yaptırımıyla cezalandırılmasını, ceza alt sınırının paraya çevirme, erteleme, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararlarını engelleyecek, failin en az 6 ay cezaevine girmesini sağlayacak şekilde 3 yıl olarak belirlenmesini istiyoruz.

 

Dördüncü olarak; yerel yönetimlerin hayvanlarla ilgili yükümlülükleri konusunda düzgün işleyen bir denetim-yaptırım mekanizması oluşturulmasını, bu sayede aldığı yere bırakma, geçici hayvan bakımevini hijyenik koşullarda tutma, sağlıklı bir veteriner hizmeti verme, gönüllülerle işbirliği hâlinde çalışma yükümlülüklerine uygun davranmayan yerel yönetim görevlilerinin uyarma-kınama-uzaklaştırma-men silsilesine uygun şekilde idari yaptırıma maruz kalmalarını istiyoruz. Ayrıca; bu tarz ihlâllerle ilgili görevi kötüye kullanma suçundan yaptığımız suç duyurularında, soruşturma izni verilip verilmemesine ilişkin değerlendirmenin kamu görevlisini değil hayvanı koruma hassasiyetiyle yapılmasını istiyoruz.

 

  • Sahada gözlem yaptınız mı? Yaptıysanız sahadan edindiğiniz izlenimden yola çıkarak, Türkiye’de hayvan haklarında temel sorunun ne olduğunu düşünüyorsunuz?

 

Hem ihbarlarla ilgilenirken hem bilinçlendirme çalışmalarımızı yürütürken sahada gözlem yapma şansı buluyoruz. Bu gözlemlerimiz neticesinde hayvan hakları mücadelesinde yaşadığımız problemleri mücadele içi ve dışı olmak üzere iki başlık altında inceleyebiliriz.

 

Mücadele içinde ilk olarak bilgi eksikliği problemimiz var. İhlallerde belli kişilere ulaşarak çözüm arama noktasını artık aşmalıyız. Her birimiz idari başvuru, CİMER başvurusu, suç duyurusu nasıl yapılır, hangi ihlallerde hangi deliller önemlidir öğrenmeliyiz. Tabii ki karmaşık konularda birbirimize destek oluruz ama bir ihlalle karşılaştığımızda temel seviyede nasıl hareket etmemiz gerektiğini biliyor olmalıyız. Bu sayede birçok farklı noktada aynı anda harekete geçme ve daha çok hayvanın hayatını kurtarma şansımız olur. Kendi başımıza altından kalkamadığımız konularda birbirimizden destek alırken konuyu dağıtmadan çözüme ulaşmak için önemli olan noktalara odaklanarak hızlı bir şekilde iletişim kurabilmeliyiz. Türkiye geneli aktif, bilinçli, bilgili büyük bir gönüllü ağı oluşturmalıyız. Bu nedenle, mücadele içi bilinçlendirme çalışmaları da hayvan hakları mücadelesinin ivmesini artırmak açısından çok önemli.

 

Mücadele içinde yaşadığımız bir diğer problem; farklı kollarda mücadele yürüten insanların birbirlerinin mücadelesini küçümsemesi, önemsizleştirmeye çalışması. Her birimizin mücadelesi çok değerli, o yüzden gözümüzü hayvandan ayırmadan hayvanın iyiliği için olan her mücadeleye saygı göstermeliyiz. Mücadelede yol alabilmemiz için güçlü ve kalabalık olmak zorundayız. Enerjimizi birbirimize değil, hayvanlara zarar veren faillere yöneltmeliyiz. Kendi içimizde yarattığımız çatışmalar bize değil, hayvanlara zarar verir.

 

Mücadele dışında ise hayvanları umursamayan ve onlara zarar vermekten çekinmeyen bir yapıyla karşılaşıyoruz. Bir ihlal anında duruma müdahale ederek gerekli hukuki süreçleri başlatmak geçici bir çözüm, asıl odaklanmamız gereken konu, hayvanları umursamayan ve zarar veren bu kitleyi nasıl hayvanlarla ve hayvan haklarıyla tanıştırabileceğimiz. Üç senedir İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile birlikte yürüttüğümüz eğitim projesiyle anaokulundan lise seviyesine kadar çocuklarla hayvan haklarını konuşma şansı elde ettik. Üniversitelerde ve başka mecralarda yetişkinlerle bilinçlendirme çalışmalarını zaten uzun zamandır yürütüyoruz. Farklı yaş gruplarından kitlelerle hayvan hakları konusunda iletişim kurunca toplumda hayvan haklarına bakış açısını yaş gruplarına göre değerlendirme imkanı bulduk. Tüm hayvanlar için yaşam hakkından, özgürlükten yana olan, tüm kafeslere karşı olan çocukların hayvan isimlerini küfür olarak kullanan, hayvanlara tekme atan, zarar veren yetişkinlere dönüştüklerini gözlemledik. Toplumdaki bu olumsuz yöndeki değişimi engellemek için genç yaşta hayvan hakları anlamında bir temel oluşturmalıyız. Bununla da sınırlı kalmayıp, hayvanlarla temas eden polis, yerel yönetim görevlisi gibi meslek gruplarıyla iletişim kurmalı, bu insanların hayvan hakları anlamında bilinçlenmeleri için çaba harcamalıyız.

 

Bütün bu hususları toparlayacak olursak; bizim hayvan hakları mücadelesinde yaşadığımız temel problem insan faktörü. Yazılı metinler günden güne değişir daha iyiye gider. Ama biz hem mücadele içinde hem mücadele dışında bilinçli bireyler yaratamazsak yazılı metinler hiçbir işe yaramaz. Hayvanların başta yaşam hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlüklere sahip olduklarını bilmemiz için bunun bir yerde yazmasına gerek yok. Biz toplumun bunu fark etmesini sağlarsak zaten mevzuat bu doğrultuda oluşacaktır.

 

  • Kuruluşunuz Hayvan Hakları Yasası ile ilgili yürütmekte olduğu herhangi bir aktif çalışma var mı?

 

2011 yılından beri Hayvanları Koruma Kanunu’nda değişiklik yapılması konuşuluyor. Yürütme cephesinden, yasama cephesinden, STK cephesinden yani bizden talepler, teklifler sunuluyor. Bunlardan hayvanların aleyhine olanlarının karşısında duruyoruz, mücadele ediyoruz, tepki gösteriyoruz. Hayvan lehine düzenlemelerin ön plana çıkması, hayvan lehine bir kanun çıkması için çabalıyoruz. Yasa çalışmalarıyla ilgili son süreçte de TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun kurulması, komisyon görüşmeleri, vekillerle özel görüşmeler, sokak eylemleri, sosyal medya eylemleri süreçlerinin hepsinde aktif olarak yer alıyoruz. Yasayla ilgili mücadele zaten bir STK’nın tek başına yürütebileceği, yürütmeye çalışsa bile sonuç alabileceği bir şey değil. Bu süreçlerde başta Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM), Yunuslara Özgürlük Platformu, Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu olmak üzere birçok STK ile birlikte hareket ediyoruz. Ufak da olsa kazanımlar elde edebiliyorsak bu sayede başarıyoruz.

 

Yasa mücadelesinin meclis ayağı dışında, mecliste konuşulanları, hayvan lehine talepleri, bu taleplerimizin kanun koyucu cephesinde aldığı karşılıkları topluma anlatma kısmı da var. Hayvan lehine güçlü bir sese dönüşebilmek için toplumda bu alt yapıyı oluşturmak zorundayız. Türkiye genelinde hem çocuklara hem yetişkinlere yönelik bilinçlendirme çalışmalarıyla bunu başarmaya çalışıyoruz.

 

Pandemi döneminde yasa mücadelesinin hem meclis ayağı hem de toplumu bilinçlendirme ayağı ister istemez duraksadı. Bütün çalışmalarımızı online ortamda sürdürmeye mecbur kaldık. Daha çok TBMM Hayvan Hakları Araştırma Komisyonu’nun raporunu, taleplerimizi, taleplerimizin raporda ne ölçüde karşılandığını yazılı-görsel-sosyal medyada duyurmaya, insanlara anlatmaya, yasa konusunda bilgili, güçlü bir kamuoyu oluşturmaya çabalıyoruz. Bunun haricinde denk gelebildiğimiz vekillerle özel görüşmeler yaparak, taleplerimizi, kaygılarımızı, beklentilerimizi anlatıyoruz. Aslında bu yaptığımızla vekilleri komisyonda-genel kurul görüşmelerine hazırlıyoruz, o masaya taleplerimizi bilir ve dile getirebilir hâlde oturmalarını sağlamaya çalışıyoruz.

 

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.