Ana SayfaYazıEdebiyatÖlüm Sosyolojisi

Ölüm Sosyolojisi

Yasemin Kaya

Ölüm Sosyolojisi

Bir bitkinin solması bir hayvanın kanlar içinde yerde yatması, kitabın son sayfası, dinlediğimiz müziğin son tınısı, gittiğimiz yolun varış noktası ve belki de sonbaharın gelişi bizlere ölümü hatırlatır. Sonlu bir mekanda sonsuz hayallere kapılmış yürüyoruz. Her birimiz dünyada yaşam izi bırakarak devam ediyoruz. ”Ölüm” çoğu zaman soğuk, karanlık ve yalnızlığı çağrıştırıyor. Ölümün varlığına inanıyor olmamız her an öleceğimiz fikrini aklımızdan çıkarmamıza mani olmuyor. ”Evet öleceğim ancak şu an yaşıyorum” fikri yaşama tutunmamızı sağlıyor.

Thanatos (ölüm iç güdüsü) bizleri Eros’a (yaşam iç güdüsü) yönlendiriyor. Hayat Thanatos ve Eros arasındaki gerilimden besleniyor. Ölüm biraz yarım kalmışlığı biraz da hayal kırıklığını çağrıştırıyor. İnananlar için sonsuzluğa adım attığı ilk gündür ölüm günü. İnsanlar doğum günlerinde kutlama yaparken ölüm günlerini sözde bir yas ile geçirirler. Her gün düzenli olarak ölümün provasını yapıyoruz. Ve buna “uyku” diyoruz. Uyku hayatın durmak bilmeyen akışına karşın bizlerin hayattan bağını kesen kısa süreli bir moladır. Bunun yanında insan biyolojik olarak ölmeden önce duygusal anlamda bir çok kez ölüme yaklaşmaktadır. Örneğin doğup büyüdüğü şehri mecburiyetten terk ettiği zaman yaşadığı acı, sevdiği birini kaybetmesi ya da yaşama dair umudunun tükenmesi verilebilir. Unutulmakta ölüme dahildir. Tamamlanmış bir ölüm, ölen kişinin ardından onu tanıyan tek bir kişinin hayatta kalmamasıyla gerçekleşir. Ölüm gerçekliğin ta kendisidir. Hayatımızda bıraktığımız kör noktalardan biridir. Yüzleşme cesareti göstermenin ve kabullenmenin kolay olmadığı geride kalanlar için bir travma halidir. Toplumlar ölüme baş kaldırmış mıdır? Ağıtlar ölümün kendisine bir sitemdir. Meftanın ardından okutulan dualar dağıtılan yemekler ve kişinin ardında bıraktığı yaşam izlerinin zamana yenik düşmesi..

Toplumsal boyutuyla ele aldığımız zaman bir yanda ölümün toplumu kapsayıcı ve birleştirici yüzünü görüyoruz. Ölüm kültür ve din ile beslendiği için farklı inanışlara da kapı aralamıştır. Meftanın kıyafetlerinin evde bırakılmayıp dağıtılması gerektiğine inanılır. Herhangi bir dine inanan için ölüm, dünyada yarım kalmış hesapların tekrar gözden geçirilmesine ve herkesin hakkı olanı almasını sağlayacak bir mahkeme salonudur. Bu inanışta inançlı kişinin yaşama dair hırsını bir kenara bırakarak gitmeyi beklediği dünyada adalet ve eşitlik beklemesini doğurmaktadır. Ancak burada ki paradoksu görmeliyiz. Kişi hakkı olanın izinde giderek mücadele etmiyor ve mücadele etmediği şey için umut besliyor bu döngüyü kişinin kendisi de besliyor. Diğer bir toplumsal bakış ise hayatın çatışmalardan ibaret olduğu ve gelir eşitsizliğinin ölümü de eşitsiz dağıttığını savunur. Bir anlamda ölüm kişinin toplumsal rollerinin son bulması halidir. Artık kişi bir anne, evlat, eş ya da iş arkadaşı değildir. Ve günümüze yaklaştıkça modernitenin dönüşüm gücünü burada da görüyoruz. Modern dünyada ölümün kendisi bir statü göstergesidir. Evde ölmek sokakta ölmek ya da hastanede ölmek arasında fark vardır. Bu fark ölüye gösterilecek muameleyi belirlemektedir. Modern dünyada mezarlıklara baktığımız zaman genellikle şehrin dışında bırakılıyor ya da tenha yol ayrımları ile bizi karşılıyor. Tarihi kalıntılar ise bize gösteriyor ki eski çağlarda ölüler evin içine gömülüyordu ya da şehrin meydanında kalıyor. İnanışa göre bu şekilde ölüyle daha yakın ilişki kuruluyordu. Eski çağlarda ölüm ve yaşam iç içe geçmişken modern dünyada ölüm sosyal hayattan olabildiğince uzak tutulmaya çalışılıyor. Eski mezarlıklar da ölen kişinin özelliğini belirten şekiller çizilmiştir. Örneğin mezar genç bir kıza aitse mezarın üzerine boynu bükük bir gül figürü çizilirmiş. Günümüzde ise sadece kişinin ad-soyadı ölüm tarihi gibi bilgilerini görmekteyiz. Manadan uzak tamamen ruhsuzlaşmış eserler. Bununla beraber mezarlığın gösterişli olması da bir statü göstergesidir. Yüksek ve çevrelenmiş bir mezar üst sınıfı simgelerken toprak ile örtülmüş yarı açık mezar alt sınıfı simgeler .18.yy’dan itibaren hastalıkların süresi kısalmaya başlamıştır bu da yas dönemini kısaltmıştır. Günümüzde psikoloji biliminin  bizlere belirtti yas dönemi 6 aydır. Yani yıllarınızı beraber geçirdiğiniz bir kişiyi 6 ay da unutabilirsiniz.. Ölümün inkarı tezinde görüyoruz ki modern insan ölümü unutma ve hafızasının derinliklerine kazımak istiyor. Ve bu çabalar ölümün tıpkı cinsellik gibi siyasi görüş gibi tabu olmasına neden oluyor. Ölüm algısı modern zamanda kolektif olmaktan çıkarak bireysel bir olgu haline gelmiştir. Burada İsviçre örneğini verebiliriz. Ötenazinin yasal olduğu tek ülkedir. Son zamanlarda “ötenazi turizmi” yapmakla suçlanmaktadır. Dünyanın her yerinden mutsuz bireyler kendi iradeleriyle hayatlarına son verilmesini istemektedir. Yakın zamanda Amerikalı profesör Craig Ewert, kendi ölümünün kayıt altına alınmasını istemiş ve yayınlanmasına izin vermiştir. Bu tutumunu da insanların ölümden korkmamaları gerektiğine ve ölümün tabu olmaktan çıkmasına katkı sağlamak için yaptığını belirtmiştir. Ciddi tartışmalara sebep olmuş insanları ikiye bölmüş durumdadır. Bu tartışmalar bir yanda dursun son yıllarda üzerinde çalışmaların yürütüldüğü diğer tartışmalı konu ise ölülerin bulunduğu toprakların organik gübre olarak kullanılabilir olduğu ve tarımda denenmesi gerektiği konusudur. Burada bir taraf ölülerden izin alınamayacağı ve onların yaşanmışlıklarına saygısızlık olacağı için bu işlemin etik olmadığını savunurken diğer taraf ölünün dünyaya tekrar kazandırılması ve insanlık yararı için yeniden işler hale gelmesini savunmaktadır. Her geçen gün tüketmeye ihtiyaç duyan, tükettikçe var olan ve bu tüketimi sınırsız hale getirme çabasında olan modernite, doyumsuzluğun sınırlarını zorlamaktadır.

Son olarak ölüm deyince Yahya Kemal Beyatlı -Sonbahar şiirine sözü bırakmak gerekir..

Fanî ömür biter, bir uzun sonbahar olur.
Yaprak, çiçek ve kuş dağılır, târümâr olur.
Mevsim boyunca kendini hissettirir veda;
Artık bu dağdağayla uğuldar deniz ve dağ.
Yazdan kalan ne varsa olurken haşır neşir;
Günler hazinleşir, geceler uhrevîleşir;
Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere.
Anlar ki yolcu, yol görünür serviliklere.
Dünyânın ufku, gözlere gittikçe târ olur,
Her gün sürüklenip yaşamak rûha bâr olur.
İnsan duyar yerin dile gelmiş sükûtunu;
Bir başka mûsıkîye geçiş farzeder bunu;
Teslîm olunca va’desi gelmiş zevâline,
Benzer cihâna gelmeden evvelki hâline

Yaprak nasıl düşerse akıp kaybolan suya,
Ruh öyle yollanır uyanılmaz bir uykuya,
Duymaz bu ânda taş gibi kalbinde bir sızı:
Farketmez anne toprak ölüm mâceramızı.

──────────────────────────────────────────────────────────────────────

Öteki Hareketi olarak benimsediğimiz ilkeler gereği ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemi içermeyen, şiddete teşvik etmeyen, militarist içerikli olmayan her yazı sitemizde yer bulacaktır. Öteki Hareketi aracılığıyla sitede yayınlanan yazılar/şiirler yazarların kendi düşüncelerinden oluşmaktadır. Öteki Hareketi’ne māl edilemez.

RELATED ARTICLES

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

Most Popular

Recent Comments