İNAN ÖZDEMİR TAŞTAN’LA “İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ VE MEDYA” KONULU WEBİNAR GERÇEKLEŞTİRİLDİ.

26 Ekim 2020 tarihinde Öteki Hareketi olarak, Barış Bildirisi imzacısı, KHK’lı araştırma görevlisi İnan Özdemir Taştan ile bir webinar gerçekleştirdik. İfade Özgürlüğü Komisyonu öncülüğünde düzenlenen ’’İfade Özgürlüğü ve Medya’’ konulu webinarda İnan Özdemir Taştan, moderatörümüz Sevdenur Doğan’ın ve katılımcıların sorularını yanıtladı.

İnan Özdemir Taştan, 1998’de lisans öğrencisi olarak girdiği İlef’ten Barış Bildirisi imzacısı olduğu için 7 Şubat 2017’de yayımlanan bir OHAL KHK’sı ile araştırma görevlisi iken ihraç edilmiş isimlerden biri.

İlk olarak, ifade özgürlüğünün sınırlarını nasıl yorumladığı sorulan Taştan, ifade özgürlüğünün 20.yüzyılda uluslararasılaşmış bir özgürlük olduğunu belirterek sözlerine başladı. 1789 Fransız Devrimi’nden sonraki İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nin 11. maddesini aynen aktaran Taştan, “Düşüncelerin ve inançların serbestçe dışa vurumu en değerli insan haklarından biridir. Her yurttaş yasaların belirlediği durumlarda bu özgürlüklerin kötüye kullanımından sorumlu olmak şartıyla özgürce konuşabilir, yazabilir ve yayınlayabilir.” İfadelerini kullandı. Tek bir maddeyle daha 1789 yılında hem ifade hem de basın-yayın özgürlüğünün tanımlanmış olduğunu belirtti.

1948 yılında BM Genel Kurulunca onaylanan ve Türkiye’nin de 1949’da kabul ettiği İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 19. maddesinde de ifade özgürlüğünün “Herkesin düşünce ve anlatım özgürlüğüne hakkı vardır. Bu hak düşüncelerinden dolayı rahatsız edilmemek ülke sınırları söz konusu olmaksızın, bilgi ve düşünceleri her yoldan araştırmak, elde etmek ve yaymak hakkını gerekli kılar.” şeklinde tanımlandığını belirten İnan Özdemir Taştan, bahsedilen sınırın net olmadığını ve her hükümetin kendine göre belirlediğini söyledi.

“ESAS OLAN ÖZGÜRLÜK İSTİSNA OLAN SINIRLAMADIR!”

İfade özgürlüğünün sınırlandırılmasının şartlarını açıklayarak sözlerine devam eden Taştan, “Genel olarak ifade özgürlüğünün hangi koşullarda sınırlanacağı, hem uluslararası düzenlemelerde hem ulusal düzenlemelerde belirtilse de şunu kesinlikle vurgulayarak söylememiz gerekir ki ifade özgürlüğü söz konusu olduğunda esas olan özgürlük, istisna olan sınırlamadır! Demokratik ülkelerde gerçekten sınırlamak dışında başka bir yol kalmadığı zaman sınırlanması kamu edilen bir haktır.” sözlerini kullandı.

İfade özgürlüğünün sınırlandırılması için üç kriterden bahsedilebileceğini belirten Taştan, ilk olarak kullanılması görev ve sorumluluk yükleyen özgürlüğün ulusal güvenliği, toprak bütünlüğünün kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın başkalarının şöhret ve haklarının korunması, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması için yasayla öngörülen bazı biçim ve koşullara, sınırlamalara, yaptırımlara bağlanabileceğini belirtti. İlk olarak da yukarıda saydığımız sınırlama gerekçelerinden birinin kapsamına girmesi gerektiğinin altını çizdi. İkinci olarak; bu sınırlamanın o ülkenin yasalarında daha önceden yer alıyor olması gerektiğini vurguladı.

Son olarak da; yukardaki her iki koşul da yerine getirilmiş olsa bile getirilecek kısıtlamanın demokratik toplumun genel nitelikleriyle çelişmemesi gerektiği maddesinin ise en önemli unsur olduğunu belirtti.

“NEFRET SÖYLEMİ DEZAVANTAJLI GRUPLARI SESSİZLEŞTİRİR!”

Nefret söylemi kavramıyla ilgili de konuşarak bunu tanımlayan İnan Özdemir Taştan şu ifadeleri kullandı: “1997 yılında Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi bir tavsiye kararıyla kurumsal düzeyde karşımıza çıkıyor. Şöyle tanımlanıyor; ’’Yabancı düşmanlığı, ırkçı nefret, Yahudi düşmanlığı, hoşgörüsüzlük temelli diğer nefret biçimlerini yayan, teşvik eden, savunan ya da haklı gösteren her tür ifade biçimi. Zaman içerisinde bu tanımlama genişledi. Bunun içerisine toplumsal cinsiyet temelli ayrımcılığın da girdiğini görüyoruz.”

Anglosakson ve Amerika geleceğinde çok yakın tarihli şiddet tehdidi olmadığı sürece aslında sınırlamanın daha istisna sayıldığını belirten Taştan, kıta Avrupa’sının ise özellikle faşist rejimlerin ardından yaşanan büyük insanlık suçlarının getirdiği deneyimle biraz daha katı bir ifade özgürlüğü tanımına sahip olduklarını söyledi.

“Devletler, ‘Herkes istediğini dilediği gibi konuşabilir, biz sınırlayan bir düzenleme yapmıyoruz’ demekle ifade özgürlüğü konusundaki yükümlülüklerini yerine getirmiş sayılmazlar. Bir kişinin görüşü toplumun geneline ne kadar aykırı olursa olsun toplumun belirli kesimlerini belki de çoğunluğunu ne kadar rahatsız edici olursa olsun o kişinin kendi sözünü güvenli bir şekilde dile getirebileceği, çekinmeden söyleyebileceği sözünü dile getirdiğinde can güvenliğinin, psikolojik sağlığının bozulmayacağı bir atmosferi de hükümetler, devletler sağlamak zorundadır. Dolayısıyla bu perspektiften baktığımızda nefret söyleminin sınırlandırılmasını savunanlar şunu öne sürüyor: Nefret söylemi, demokrasilerin olmazsa olmaz, hoşgörü toplumu ilkesini derinden sarsan bir şeydir. Toplumun belirli bir kesimini aşağılayan, o kesimin ayrımcılığa tabi tutulmasını talep eden, o kesime ilişkin çeşitli düzeylerde şiddeti teşvik eden ifadeler farklılıklarla bir arada yaşama kapasitesinin önemli olduğu demokrasilere zarar veriyor. Nefret söylemi dezavantajlı grupların sessizleşmesine sebep olur. Gücü elinde bulunduranların yani çoğunluğun azınlığa yönelttiği bir söylem biçimidir.” ifadelerine de yer verdi.

“TÜRKİYE’DE BASIN ÖZGÜRLÜĞÜNDEN BAHSEDEMEYİZ!”

Konuğumuz İnan Özdemir Taştan, Türkiye’de medyanın durumuyla ilgili de “Türkiye ne yazık ki çeşitli uluslararası standartlarca belirli bir yere konumlandırılmış durumda. Sınır Tanımayan Gazeteciler basın özgürlüğü endeksinde 2002’de 99.sırada yer alırken 154.sıraya düşmüş durumda 180 ülke arasında. Türkiye’nin altında Ruanda, üstünde Beyaz Rusya var. Geçen 18 yılda 55 sıra geriye gitmiş durumda Türkiye. Şu anda ifade özgürlüğünün çok zor durumda bulunduğu ülkeler kategorisinde.” sözlerini kullandı. Artık Türkiye’de basın özgürlüğünden bahsedemeyeceğimiz bir noktaya gelindiğinin de altını çizdi.

“CUMHURBAŞKANI’NA HAKARET TANIMLAMASI ANTİDEMOKRATİK!”

Sıradan bir insana hakaret etmekle politikacıya hakaret etmek arasında ne gibi farklar olduğuyla ilgili soruya İnan Özdemir Taştan, ‘’Politikacı, politikacı olmaya karar verdiği anda bunu göze almış sayılır.’ diyerek yanıt verdi. Politikacıların ağır eleştirileri kabullenmeye açık olmasının beklendiğini ve genel bir hakaret suçu tanımlaması varken sadece cumhurbaşkanı makamına yönelik özel olarak düzenlenmiş bir tanımlamanın da antidemokratik olduğunu daha iyi anlayabileceğimizi de ekleyen Taştan, “İfade özgürlüğünü nasıl sınırlarız?’ diye düşünülüp taşınılıp oluşturulmuş bir madde gibi. 2020 yılı itibariyle 100 bin kişiye Cumhurbaşkanı’na hakaret gerekçesiyle soruşturma açılmış. Nerdeyse her 830 kişiden birine Cumhurbaşkanına hakaret suçlamasıyla soruşturma açılıyor.” ifadelerini kullandı.

“2011’DEN SONRA MEDYA ÜZERİNDE BASKI VAR”

Cumhuriyet tarihi boyunca basının özgür ve rahat olduğu, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmadığı bir dönem olup olmadığı sorusu üzerine İnan Özdemir Taştan, Demokrat Parti döneminden itibaren içinde bulunduğumuz sürece kadar geniş bir periyodu ele aldı. Demokrat Parti’nin ilk 2-3 yılının görece özgür olduğunu, gazetecilerin talepleri dikkate alınarak hazırlanan Basın Yasası’nın oluşturulması, basın üzerindeki çeşitli yaptırımların kaldırılması, çoğulculaşmanın ve farklı görüşlerin kendini dile getirme imkanı bulduğu bir dönemin yaşandığını belirtti.

Sonrasında 1961 Anayasası ile başlayan ferahlama döneminin ise 70’lerin ilk yarısındaki askeri müdahale ile kırıldığını ve 70’ler boyunca da basına baskıların devam ettiğini söyledi. 1980 sonrası süreçte ise daha baskıcı bir dönemin yaşandığı ve 90’lar boyunca da gazetecilerin katledildiği özellikle Kürt politik hareketine yakın gazetecilerin katledildiği bir dönemden bahsettiğimizi belirtti. AKP’nin ilk dönemlerinde ise farklı bir çoğulculaşma ve beraberinde liberalleşme bulunduğunu ancak 2011’den sonra yeniden bir kapanma yaşandığını ve medya üzerinde baskının arttığının altını çizdi. İnan Özdemir Taştan, sonuç olarak “Tamamen özgür bir dönemin yaşandığını pek zannetmiyorum. Çok liberalleşilen dönemler var ancak çok katı dönemler de var.” diyerek sözlerini sonlandırdı.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.