Kadın, Din ve Toplum (1)

Turan Saçıl

Kadın, Din ve Toplum (1)

*‘Git oldu can, sürgün geldi dayandı

Sürgün yine geldi dayandı

Kitapları topladım, çocukları giydirdim

Hadi de doğrulalım Dranazın karına’

Gülten Akın*

 

Asırlar boyu krallar, derebeyleri, aşiret reisleri, endüstri patronları ve ana babalar ya da din otoritesi olan ‘’kutsanmışlar’’ itaatin en büyük ahlaki erdem olduğu tanımlamasında direndiler. Saygı ve koşulsuz itaati yaşam hakkını elde etmek için bile sarsılmaz bir ön şart kabul ettiler. Buradan hareketle eril güç veya iktidar, kadınlığı bir zayıflık olarak konumlandırdı. Öyle ki bugün dahi kadın haklarının bir tartışma malzemesi yapılabilmesi yıllar süren bu ataerkilliği yüceltmenin mirasıdır. 21. yy’da zaman zaman LGBTİ çatısı altındaki insanlar bile aralarında daha feminen davranan erkekleri marjinal ve hakir görebilmekteyken toplumun kadın kimliğini doğru okumasını beklemek kırmızı karın yağmasını beklemek gibi olurdu.

Anneliği kutsamak için kadın kimliğinin ve dolayısıyla kadının bireyselliğinin silindiği su götürmez bir gerçekken bundan daha da şaşırtıcı olan ise kadınların annelik vasfını kadın ve birey olmaktan daha yüce ve aslında ilahi görmeleridir. Kadının bireyselliği silindiği zaman kadına ait ya da kadına özel bir şey kalmadığından, kadın erkeğe hizmet eden öteki ve onun bir parçası olmak hüviyetinden daha ötesine ilerleyemiyor. Elbette daha önceleri birçok toplumda da bulunan fakat İslam toplumlarında hala varlığını devam ettiren poligami kültürü yıllardır süregelen şekliyle kadının toplum nezdindeki yerini alçaltmış, erkeği esas varlık olarak kabule mazhar kılmıştır. Kadın seçme hakkı olmayan bilakis erkek tarafından seçilen, beslenen ve doğurduğu çocuk kadar itibar gören bayağı bir yaratık pozisyonuna itilmiştir. Tüm dünyada böyleyken özellikle sanayi inkılabından sonra kadın topluma kısmen dahil olmuş ve yeri yeniden sorgulanmıştır. Ancak geç sanayileşen İslam toplumlarında bu bile ne yazık ki hala tamamlanamamış bir olgudur. Bugün bile ‘’Bir elimiz dünyayı bir elimiz beşiği sallamalı’’ mottosunu gaye edinen kadınlar, kendileri baştan kabul ettikleri bu anlayış üzerinden yine kadın için verilen mücadelenin en zor kısmını oluşturmaktadırlar. Dolayısıyla kadın haklarının kazanılmasındaki ilk ve en büyük engel yine bazı kadınlardaki bu anlayışın kendisidir.

Türkiye toplum kültüründe kız çocukları daha ilk çocukluk evrelerini tamamlamadan toplumda beklenen haliyle kadın gibi davranmak zorunda kalıyor. Türkiye toplumunda kız çocuklarının tek problemi erken yaşta evliliğe zorlanmak değil. Kız çocuğu ev işlerine yardım eder, bebeklerle oynar, pembe giyer mantığı bir başka açıdan çocuk istismarıdır. Karma eğitimin yanlış olduğu bile bugün için Türkiye toplumunda tartışılabiliyorken bunun Cumhuriyet ile birlikte kazanılmış olması birçok konuda ne kadar geç kalındığını açıklar.

Toplumlarda kadının erkekten aşağı görülmesinde en birinci sorumlu din anlayışlarıdır. Kadının erkeğin kaburgasından yaratıldığı iddiası Tevrat’ta geçiyor olsa da İslam toplumlarında da karşılık buldu ve kabullenildi. Her dinde kadınla ilgili ötekileştirme ve aşağılama üslubu görülmektedir. Tevrat’ta çok fazla erkek egemen bir anlayış varken kadın alabildiğine şeytanlaştırılmış gibidir. İlk insanın cennetten çıkarılması hadisesi kadına atfedilen bir suçlama ve şeytanlaştırmadır. Bu bir mit olsa da inançlı toplumlarda aynıyla kabul görmektedir. Tevrat’ta kadına evlat doğurması emredilmekte ama arzusunun sadece kocasına meyletmesi ifade edilmekteyken kocasının hakimiyetinde olduğu hatırlatılmaktadır. Bu bağlamda 2020 yılında Netflix’te yayımlanmış olan başrolünü Shira Haas’ın oynadığı ‘’Unorthodox’’ filmi bugünün dünyasında Yahudi toplumu içinde bu anlayışın ne korkunç ölçüde hakim olduğunu gözler önüne seriyor. Yine Tevrat’ta kadın hayız halinde murdar kabul edilmekte ve tuttuğu, dokunduğu her şeyin 7 gün boyunca murdar olduğu anlatılmaktadır. İslam inancı içinde buna benzer bir akıl yürütmenin sağlıklı olacağında şüphe yok. İLSAM makalesinde geçen şekliyle İslam’ın en büyük hadis kaynaklarının başında gelen Buhari’de ‘’Cehennemin çoğunu kadınlar oluşturur çünkü onlar eksik akıllı ve nankördürler’’ mealinde İslam peygamberine atfedilen bir ifade geçmektedir. Bugün bile İslam toplumlarında az çok herkes tarafından bilinen ve kabul gören haliyle iki kadının şahitliğinin ancak bir erkeğin şahitliği kadar olabileceği söylenmektedir. İslam mezhepleri yer yer zina davalarında kadının şahitliğini bile kabul etmemektedir. İslam dininde kabul gören anlayışa göre açıkça, cinsellik sadece erkeğin ihtiyacı gibi lanse edilmekte ve kadın bu ihtiyacı gidermek için adeta bir obje görevi görmektedir. Aksi halde kadın erkeğinin ihtiyacını karşılamadığı için meleklerin ona lanet edeceği hadis olarak söylenegelmiştir. Başka bir İslam kaynağında hadis olarak rivayet edilen bir cümlede İslam peygamberinin ‘’İnsanın insana secdesi mümkün olsa kadının kocasına secdesini emrederdim.’’ dediği geçmektedir. Nisa suresinin 34. ayeti bugün hala tartışılmakta ve bahse konu olan ayetin kadınları darp etmekle ilgili olmadığı savunulmaktadır. Elbette bu ayet bugünün dünyasında bazıları tarafından böyle olumlu bir dille yorumlanıyor olsa bile bundan yüz yıl önce bu ayet hakkında bu kadar insancıl bir yorum yapılmadığı ihtimali yüksek olsa gerek. Şu durumda akla şöyle bir soru gelebilir; Bugün için günah olan 100 sene önce günah değil midir? 1400 senelik İslam dini kaynaklarında Nisa 34 yanlış mı yorumlanmıştır? 1400 yıl boyunca Müslümanlar bu açıdan dinlerini eksik ve yanlış mı yaşamışlardır? Eğer kadını darp etme hakkı din tarafından erkeğe verildiyse bugünkü otoriteler ne sebeple bu hakkı gasp etmektedir?! Bugün bile bu ayetin kadını darp etmeye dönük olduğunu savunan din otoriteleri hala vardır. Nurettin Yıldız isimli şahıs, kadın dövmenin mümkün olduğunu ama din tarafından bunun zorlaştırıldığını, yüze vurulamayacağını, sert vurulamayacağını vb. tuhaf tarifelerle kadın dövmenin standartları üzerine demeçler vermektedir. Veda Hutbesi’nde bile kadın erkeğe emanet edilmekte ve bu haliyle erkek tarafından korunması gereken bir öteki olarak nitelendirilmekte. Aslı Yahudilikte olan ama İslam’da hadis olduğu rivayet edilen bir cümlede ‘’Eğer bir şeyde uğursuzluk olsaydı kadın, at ve evde olurdu’’ denmektedir. Başka bir yerde ‘’Başlarına kadını getiren bir kavim felah bulmaz’’ diyerek İslam peygamberinin kadınların yönetici olamayacağını söylediği ifade edilmektedir. Bu konuyu enine boyuna tartıştığımız bazı iyi niyetli arkadaşlar İslam dininin doğru anlatılırsa kadın haklarının engellenmesinin önüne geçebileceğini ve toplumda kadın konusunda bilinçlenmenin olabileceğini iddia ettiler. Ben ise bu noktada tam tersi istikamette düşünüyorum; Bence Müslüman toplumlarında yaşanan kadın hakları probleminin esas müsebbibi İslam’ın bizzat kendisidir. Bu bağlamda İslam sadece Kur’an değildir. Sadece sünnet de değildir. İcma ya da kıyasta değildir. Tüm bunların bütünüdür. O nedenle İslam bugünkü Müslümanların eline mahkum olmuş ve daha da perişan hale gelmiş talihsiz bir dindir. Bu ayrı bir tartışma konusudur ancak yeri geldiği için değinmek isterim ki İslam dünyası derin bir krizden geçiyor ve ne yazık ki bizim bugün İslam sandığımız şey sorunları çözemediği gibi kendisi karşımızda kocaman bir problem olarak duruyor. Müslümanların din anlayışından kaynaklanan ya da bizzat dinin kendisinde bulunan sorunlardan dolayı İslam bugün için belli başlı geleneksel ritüeller içine hapsedilmiş ve ilahi imana atfedilmiş, ayakları yerden kesilmiş, dünyayla bağlantı kuramayan ve bugünün dünyasına söyleyecek sözü olmayan kurallar, kurumlar ve tabular dinidir. Batıda kilise, ortaçağda İslam’ın bugünün orta doğusunda güçlü olmasından çok daha güçlüydü. Ama Avrupalılar bu ayrımı yapmayı başardılar ve dinin sevgi, şiir, damak zevki gibi sadece kişinin kendisini bağladığına inandılar. Müslümanlar da bugün buna inanmak zorunda. Kadın konusunda din bahsine bu kadar değinmiş olmamın bir nedeni var: Ben özellikle Türkiye toplumunda önü alınamayan kadın hakları ihlallerinin Türkiye’nin toplumsal kültürüyle doğrudan alakalı olduğu kanaatindeyim. Bu bağlamda bu toplumsal kültürün asırlardır devam eden din anlayışından kaynaklandığına hiç şüphem yok. Kayıtsız şartsız amasız fakatsız yasa önünde ve toplum nezdinde herkesin eşit olduğu eşit yurttaşlığa dayalı bir sivil toplum kurmak ve dini ya da yöresel kültürü kişinin kendine bırakmak durumundayız. İsteyen istediğine inanmaya devam etsin. Ancak asırların tecrübesiyle görülüyor ki, kadın şöyle dursun Türkiye toplum kültüründe ve İslam anlayışında insana saygı yok! Bence asıl olan Müslümanlık değil insanlıktır ve insani değerler, evrensel doğrular İslam öğretilerinden evladır. Allah’ın murat ettiği dinde ırk, kavim, cinsiyet, cinsel yönelim, sınıf, zümre, baskı grubu, güç ya da lobi farkı bulunmaz, bulunmamalı. Ama ne yazık ki bugünkü toplum ve din anlayışında bunların hepsi var.

Turan Saçıl

──────────────────────────────────────────────────────────────────────

Öteki Hareketi olarak benimsediğimiz ilkeler gereği ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemi içermeyen, şiddete teşvik etmeyen, militarist içerikli olmayan her yazı sitemizde yer bulacaktır.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.