Türkiye Siyasetinde Askeri Darbeler Ι 2.Bölüm Sebep Ve Sonuçlarıyla 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi

Turan Saçıl

Türkiye Siyasetinde Askeri Darbeler Ι  2.Bölüm Sebep Ve Sonuçlarıyla 27 Mayıs 1960 Askeri Darbesi

 

(Tarih Felsefesinden Yararlanarak Anadolu Tarihi ve Türkiyeli Kimliği Üzerine Çalışmalar 3)

 

 

‘‘27 Mayıs 1960 Devrimi, artık değişmez bir düzenin korunmasıyla özdeşleştirilen merkez ile çevre arasındaki kopukluğu vurguladı. Merkezin, çevre karşısındaki eski kutuplaşması, yeni bir biçim edindi. Eski Cumhuriyetçi düzeni, yani zorlamaya dayanan düzeni koruyanların, değişme isteyenler karşısındaki kutuplaşmasıydı bu.‘‘ Şerif Mardin 27 Mayıs 1960 askeri darbesini bu sözlerle ifade ediyor.

1940 ile 45 yılları Türkiye’nin buhran zamanlarıydı. Yaklaşık 2 milyon erkek silah altına alınmış, ekonomik seferberlik ilan edilmiş ve savaş hali şartları uygulanıyordu. İkinci dünya savaşının tüm ülkeler üzerinde tahrip edici sonuçları olduğu gibi Türkiye’de de kötü zamanlar bütün kahrediciliğiyle hissediliyor ve dolayısıyla savaşın insan üzerinde oluşturduğu yıpratıcı baskı, devletler için farklı çözüm yolları bulmak zorunluluğunu getiriyordu. Çözüm yolları da bu sebeple en önemli güzergah üzerine inşa edilmişti; ‘Savaş Hali‘‘. Bundan dolayıdır ki her alanda ve her aşamada bu incelik ile hareket etmek çözümünü çıkış yolu olarak gören CHP yönetimi ekonomik, askeri ya da sosyal açıdan halk üzerinde, Türkiye savaşta taraf olmamasına rağmen sanki savaştaymış gibi savaş hali şartlarını uygulayarak daha da baskı oluşturuyordu.; Örneğin köylere gönderilen memurlar 2 atı olandan birini alıyordu, toplumun en temel besin kaynağı olan ekmek herkese karneyle yani belli bir sınır şartıyla veriliyordu. Devlet bu yıllarda tüm ekonomik politikasını savaş ekonomisi uyarınca geliştirdiği için devlet tarafından altın rezervi arttırılırken piyasa nakit sıkıntısı çekmekteydi. Özellikle kırsal bölgeler neredeyse tamamen bitik haldeydi. Burada şunu da ifade etmek gerekir ki köylüler bahse konu olan yıllarda Türkiye nüfusunun %85’ini oluşturuyordu. Bu bağlamda halk CHP ye ve onu temsil eden elit kitleye tabii seyrinde gelişen bir nefret ya da daha hafif anlamıyla sitem duyuyordu.

Adnan Menderes iktidara geldiğinde savaş hali bitmiş rezervler nakite çevrilmiş ve ABD‘den ekonomik yardım alınmıştı buradan hareketle Demokrat Parti çok büyük adımlar atmadan Türkiye ilk 4 yılda olağanüstü kalkınmış ve zenginleşmişti. Bu durum toplum nezdinde Menderes‘in ve Demokrat Parti’nin itibarını beklenenden daha da yükselterek muhalefetin yani CHP’nin politikalarını atıl bırakmıştı. Ayrıca yoksul, eğitimsiz ve toprak ağlarının insafına bağlı olan muhafazakar köylüler -ki bu kitlenin o dönemde Türkiye nüfusunun çok büyük bir kesimi olduğunu yukarıda söylemiştim- din konusunda Demokrat Parti tarafından cesaretlendirildi. Gökten indiğine inanılan tabulara tüm yaşamı üzerine bağlı olan bu kitlenin hassasiyetlerinin Demokrat Parti tarafından ütmek amacıyla kullanılmış olduğu da siyasetin doğasının tabii bir sonucudur.

Demokrat Parti, iktidarının ilk yıllarında hatta 1946’dan itibaren ordu tarafından yakından takip edilmiş ve ekonomik problemlerin de birer devlet memuru olan ordu mensupları üzerinde yaşam kalitesi açısından ciddi baskılar oluşturması nedeniyle çözüm için belki de bir anahtar olarak görülmüştü. Öyle ki bu durum ezanın yeniden -cumhuriyet devrimlerden önce olduğu gibi- Arapça okunmasına izin verilmesine kadar sürmüştü. İşte şu noktadan sonra gelenekçiler için bir İslam kahramanı olan Menderes elitler ve bilhassa ordu mensupları tarafından daha yakın takibe alınmış şüpheliler listesindeydi. Aslında Türk Silahlı Kuvvetleri’ni oluşturan ordu mensuplarının her biri Türkiye’nin %85’ini oluşturan gelenekçi kırsal kesimden gelen subaylardı. Pek çoğunun bir tarafları, ilk çocuklukları ya da aileleri ya tamamen kırsal kesime aitti ya da o gelenekçilikten izler barındırıyordu; Fakat daha 10 yaşında askeri okula girip yıllarca devlet tarafından devlet ahkamına, usulüne ve üslubuna göre yetiştirilen bu subaylar artık bambaşka baharlarda çiçek açmaktaydılar ve bu nedenle Atatürk devrimleri ya da laiklik ilkesi onlar için en az ekonomi kadar önemliydi. Ezan bir sembol olsa bile her iki kesim içinde başka anlamlara geliyordu. Ezanın Türkçe okunması ordu için Atatürk demek olduğu gibi Arapça okunması toplumun çoğu için İslam şiarı demekti. Ezan meselesi ordunun daha önce sempatiyle bakarken iktidarının ilk yıllarından itibaren Demokratlardan ürkmesine ve irkilmesine neden oldu. Bu açıdan Ordu da artık CHP yi temsil eden elit kesimden sayılırdı. Demokrat Parti iktidarının ilk yılları boyunca defalarca Milli Savunma Bakanı değişmiş fakat istenen sonucu elde edilememişti. Atanmışlar ile seçilmişler arasına örülen duvar her defasında daha da kalınlaşmıştı. Bu bakanlardan biri olan Seyfi Kurtbek ordu da reform yapma konusunda kararlıydı hatta planını Menderese ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a da iletmiş ve onayını almıştı.  Bayar, Kurtbek’in bu planı için ‚‘ikinci bir Nizamı Cedid hareketidir‘ demişti. Fakat ordunun bu durumdan rahatsız olduğunu duyan ve orduyla ters düşmek istemeyen başbakan Menderes tarafından bu reformun uygulanması askıya alınınca  Milli Savuma Bakanı Kurtbek istifa etti.

1955 yılı her açıdan 27 Mayıs Darbesi’ni hazırlayan sonun başlangıcı olmuştu. İktidarın politikaları hakkında sert muhalefet getiren basın organlarına sansür uygulanmış ve hatta bazı gazeteciler tevkif edilip hapse atılmışlardı. Akis dergisi genel yayın yönetmeni Cüneyt Arcayürek başbakana hakaretten tutuklanmış ve basın sansürü açısından Türkiye adeta istibdat yıllarını anımsar duruma gelmişti. Yine aynı yıl 29 Ekim Cumhuriyet bayramı törenleri sırasında devlet protokolünde bulunan dönemin Milli Savunma Bakanı tarafından az ileride bulunan Genel Kurmay Başkanı,  parmakla gel işareti yapılarak çağrılınca oldukça hiddetlenip tepki göstermiş ve tüm silahlı kuvvetler mensupları bu olaydan rahatsız olmuşlardı. Rahatsız olmuşlardı çünkü ordu atanmıştı ve devrimin yılmaz bekçisiydi(!) ve ordu asıldı yani devleti var eden ve yaşatan ordu mensuplarıydı bu bağlamda tekrar bir felaket vücuda gelse yine memleketin imdadına ordu yetişecekti. En azından ordu mensupları bu kanaatteydiler ve böyle düşünüyorlardı. Ama hükümet seçilmişlerden oluşuyordu ve gelip geçiciydiler yani bakan, Genel Kurmay Başkanını işaretle ayağına çağırma cüretini gösteremezdi. Başka bir ifadeyle bu bir hakaretti aslında. Bu yıl yaşanan problemli olayların ardı arkası kesilmiyordu; aslında bu olaydan 1 ay kadar önce Türkiye tarihinde kara bir leke ve milliyetçilik faşizminin kirli yüzü olan 6-7 Eylül olayları yaşanmıştı. Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu Londra’da Kıbrıs meselesini görüşürken ‘Atatürk’ün doğduğu ev bombalandı‘‘ yalan haberiyle Rum – Ermeni ve Yahudi azınlığın evlerine, iş yerlerine ve canlarına saldıran bir takım güdümlü faşizan tarafından İstanbul’da bir kaos çıkartılmıştı. Bu olaylara ‘Kıbrıs Türktür Derneği‘ adı altında kontra-gerilla taktiği ile devletin  bilinmeyen organlarından ateşlenen fitilin sebep olduğu daha sonraki tahkiklerle açığa kavuşturulmuş olsa da dönemin İç İşleri bakanı Namık Gedik bu yaşananları ‘ Milli gençliğin kıyamı‘ olarak yorumlamıştı. Aynı yıl İstanbul’da bir yıl önce Tuzla Piyade Okulu’nda Dündar Seyhan ile Orhan Kabibay’ın bir araya gelerek kurdukları ihtilal örgütü genişliyor ve Ankara’da binbaşı Talat Aydemir tarafından kurulan diğer bir cunta ile birleşiyordu. Bu sırada aslında iktidarın en büyük destekçisi olan köylünün durumu geçen yıllar içinde değişmemiş sadece inandıkları değerlerin devlet zemininde temsil edildiğini zannına ya da sanrısına sahiptiler. Halbuki Demokrat Parti milletvekillerinin ya bir çoğu toprak zengini, toprak ağasıydı ya da bu toprak ağlarıyla yakından ilişkileri vardı. Demokrat Parti bir yandan burjuvazi ile beslenirken diğer yandan güttüğü siyasetle öteden beri muhafazakar-gelenekçi tabanı besliyor ve özellikle iktidarının son yıllarına doğru yaklaştığı diktatörlük rejimini bu hal üzere yükseltiyordu. Gerçi CHP de toplumun bir kesiminden öteye gidemediği ve etkili muhalefet sürdüremediği için Demokrat Parti’nin iktidarı saat gibi işliyor gözüküyordu oysaki beklenen son tahminlerden daha yakın ve demokrasi için ya da Türkiye için sanılandan daha yaralayıcı olacaktı.

27 Mayıs’ı hazırlayan genel duruma vakıf olduktan sonra darbeyi gerçekleştirenlerin kendini haklı görmesine sebep olan ya da toplumun büyük kesimi tarafından desteklenmiş gibi görünen 27 Mayıs darbesinin bu desteği almasını sağlayan nedenlere göz atalım;

  • Yukarıda da anlatıldığı üzere DP’nin iktidara gelir gelmez el attığı Türkçe Ezan meselesi ilk nedenlerde biri sayılabilir.
  • Menderes’in Demokrat Parti Meclis grubunda -Kabinenin istifası üzerine milletvekillerine heyecanlı ve kontrolsüz bir anda – yaptığı konuşmada “Siz isterseniz hilafeti bile geri getirebilirsiniz.” Şeklindeki sözü geniş kitlelerce maksadından çok daha farklı anlaşıldı. Burada şunu ifade etmem gerekir ki DP’nin Türkiye’de yıllar sonra özellikle 70’li yıllarda görülmeye ve takip edilmeye başlanan İslamcılık ideolojisiyle uzaktan-yakından alakadar olmadığı bir gerçek zaten esasında İslamcılığın tüm dünyada yükselmesi ile Türkiye’de taraftar kazanması doğru orantılıdır. Fakat DP’nin, temsil ettiği kitle gibi gelenekçi kodlar taşıdığı ve tabanını memnun etme gayesiyle zaman zaman muhafazakar kararlar aldığı reddedilmese de hayat tarzı açısından CHP ile DP idarecileri arasında orta parmak ile işaret parmağı kadar bile fark olmadığını söylemek gerekir.
  • Her ne kadar Menderes mahkemede reddetmiş olsa da; onun ordu için söylediği iddia edilen “Ben bu orduyu yedek subaylarla da idare ederim” cümlesi daha önceden silahlı kuvvetlerin üst rütbeleri arasında konuşuluyordu.
  • Kore savaşında -ki bu savaşta hiç taraf olmadığı halde- Türkiye 741şehit 2147 yaralı 234 esir 174 kayıp vermişti. Bu durum silah arkadaşlarını yitiren ordu içinde Rusya’ya karşı NATO saflarında yer almak için Amerika’ya DP tarafından kurban verildiği ve suçlunun DP iktidarı olduğu üzerinden değerlendiriliyordu.
  • Daha önce yukarıda da değinildiği üzere DP’nin 1955 yılından itibaren gazetecilere uyguladığı ağır hapis cezaları ve basın yasası / sansür toplum ve ordu açısından sert rüzgarların esmesine neden olmuştu.
  • Özellikle adam kayırmacılığın ve muhalif memurların kırıma uğramasının bir yolu olarak DP iktidarı tarafından Yargıtay hakkı kapalı olarak keyfi memur uzaklaştırabilme yasası çıkartılmıştı ki bu durum yargı yolunu kapatan ve demokrasilerde yapılmaması gereken bir işti.
  • Özellikle son 2 yılda artan haliyle ve daha öncesiyle Devlet radyosunun iktidar lehine kullanılması ‚‘Vatan Cephesi‘ adı ile DP iktidarına destek verenlerin isminin okunması tarzı işler toplumdaki kutuplaşmayı giderek arttırdı. (muhalefet artık son dönemde “partizan radyo” ismini takmıştı)
  • 1958’de yaşanan ve çözümsüz bir hale gelen aynı zamanda tüm Türkiye’yi (köylüsünden şehirlisine) etkileyen ekonomik bunalım orduyu da etkilemiş ve hayat şartları herkes için zorlaşmıştı.
  • İsmet İnönü’nün “büyük taarruz” diye isimlendirilen yurt gezisi sırasında başına gelen ‚‘Uşak, Topkapı, Kayseri olayları‘‘ diye de bilinen ve umulmayan tehditkar olaylar Atatürk’ün en yakın arkadaşı ve CHP’nin daimi lideri nezdinde Demokrat Parti’ye olan muhalefeti arttırmakla beraber Harp okulu öğrencilerini de kışkırtmış oldu.
  • Harp okulu öğrencileri kadar üniversite gençliği de muhalefetini çeşitli protesto gösterileriyle ortaya koyuyor ve iktidar için durum daha da önü alınmaz bir hale geliyordu. ‘555 K‘‘ diye bilinen Ankara protestosu esnasında harp okulu öğrencileri de üniversite gençliğine dahil olmuş ve siyasi açıdan tarafını belli etmişti. Hatta o gün başbakan Menderes’te öğrencilerin arasına dalarak ne istediklerini sormak istediyse de yoğun ve öfkeli kalabalığın arasından güçlükle sıyrılabildi. Ayrıca28-29 Nisan 1960‘da yaşanan öğrenci olayları ve Turan Emeksiz‘in katli bu açıdan bardağı taşıran son damla oldu.
  • Tekrar ve ayrıca yinelemek isterim ki ordu mensuplarının ekonomik durumlarının Türkiye şartları dolayısıyla oldukça kötü olması da subayları motive eden başka bir nedendir.
  • Son olarak ifade etmek isterim ki dönemin şartları ele alındığında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir NATO üyesi olduğu ve ABD tarafından yetiştirilen ya da komuta kademesinde ABD ile dirsek temasında bulunarak çalışan subayların sayısının arttığını es geçmemek gerekir sanıyorum. Zira darbe sonrasında yapılan açıklamadan anlaşılacağı üzere NATO’nun askeri müdahaleye destek vermiş olma ihtimali değerlendirilirse -ki bu Amerika’dan şu noktada beklenen bir adım olabilir. Çünkü iktidarının ilk yıllarından itibaren DP Amerika’nın güçlü yardımları sayesinde gücünü ve oyunu arttırdı buna rağmen Menderes, iktidarının son yıllarında artık Marshall Planı kapsamında Amerika’dan daha fazla kredi alamadığını görmüş ve Seydişehir Alüminyum ve İskenderun Demir-Çelik fabrikaları ve diğer sanayi projelerini kredilendirmek için Sovyetler Birliği ile yakınlaşmaya başlamıştı-bu durumun NATO’yu ve ABD‘yi rahatsız ettiği aşikar.

 

1960 darbesi Türkiye’nin çoğunluğunu temsil eden az okumuş ya da hiç okumamış ve cumhuriyetin kazanımlarımdan çok kendi sofrasındaki bereketle ilgilenen avam tabaka için ekonomik açıdan eskiye dönüş ihtimalini hatırlatıyordu. En azından toplumun bir kesimince kurtarıcı saydıkları Menderes’in cezalandırılmasını kendileri için zul addeden çoktu. 1960 yılında İstanbul’un nüfusunun 1 milyon 882 bin Ankara’nın nüfusunun 1 milyon 321 bin Türkiye’nin toplam nüfusunun ise 27 milyon olduğunu ve 1960 yılının Türkiye Cumhuriyeti’nin ve demokrasisinin 37. yılı olduğunu söylemek isterim. Bununla beraber toplum içinde darbeye ya da cuntanın ifadesiyle ‘ihtilal’e karşı çıkanlar olduğu gibi yine azımsanamayacak bir kesim tarafından desteklendiğini unutmamak gerekir. Kendisinden sonra her on yılda bir gelecek olan askeri müdahalelerin müsebbibi gibi duran 27 Mayıs’ın en üst seviyedeki rütbelisi ve darbeden sonra ülkeyi idare etmek için kurulan Milli Birlik Komitesi başkanı Cemal Gürsel o yıllarda BBC’ye verdiği bir röportajda muhabirin ‘Peki askeri müdahaleler bu olaydan sonra tekrarlarsa demokrasi yara almaz mı?‘ sorusuna şu sözlerle karşılık veriyor; ‘Bu abdest (27 Mayıs’ı kastediyor) bu memlekete 50 sene namaz kıldırabilir.‘ İleri görüşlülüğü açısından bir politikacı değil de bir asker olduğu çok aşikar!

27 Mayıs askeri müdahalesi bir gün hatta bir gece içinde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bütününün katılmasıyla neredeyse hiç kan akmadan tamamlanmıştı. Müdahalenin başında Cemal Gürsel var gibi görünse de aslında perdenin arkasında Cemal Madanoğlu başroldeydi. Ayrıca planlayanlar ve daha sonra Milli Birlik Komitesinde bulunacak olan aktörlerin pek çoğu rütbe itibariyle binbaşı ya da albay rütbesindeki subaylardı. Bu konu daha sonra ordu içinde de bazı problemlere sebep olacaktır. Cemal Madanoğlu orduyu 27 Mayıs askeri müdahalesine iten sebepleri şöyle sıralıyor;

  • Karşı devrimcilik
  • Partizanlık
  • Parti diktatörlüğü
  • Ekonomik bunalım

Anayasa hazırlanıp yürürlüğe girene kadar bir süre ülke yönetimini devam ettiren Milli Birlik Komitesi darbeden sonraki gece Celal Bayar’ın askerler tarafından istifaya zorlanmasına rağmen ‘Ben irade-i milliye ile Cumhurbaşkanı seçilmişim. Kafama silah dayayıp vursanız istifa etmem’ sözleri sonrasında alternatif olarak üniversite profesörlerinden yardım istenmesi ile profesörlerin teklifi üzerine ‘ihtilal komitesi‘ olarak ‘‘Teşrii salahiyetle mücehhez‘‘ (yani karar alma yetkisine sahip) şekilde kurulmuştur.

İlk dönem itibariyle sonuçları açısından kısaca 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesine bakarsak şunları görürüz;

 

  • Her devrim önce kendi evlatlarını yer fehvasınca müdahaleyi gerçekleştiren Türk Silahlı Kuvvetleri içinden 235 general ve 3500 civarında subay ( albay, yarbay, binbaşı) emekliye sevk edildi.
  • 147 öğretim görevlisi üniversitedeki görevlerinden alındı.
  • 520 hakim ve savcının görevine son verildi.
  • 1959’da CHP’nin ilk hedefler beyannamesi denilen kongre kararları askeri cunta tarafından 1960 itibariyle uygulandı. Bu doğrultuda Türkiye tarihinin en özgürlükçü ve demokratik anayasası sayılabilecek 61 Anayasası hazırlandı. Burada ayrıca önemli bir nokta var ki 1961 Anayasası %61.7 gibi bir evet oranıyla kabul edilse de bazı akademisyenler %40’a yakın hayır oyunun kullanılmış olmasına dikkat çeker.
  • Askeri müdahaleden sonra öncesinde ekonomik açıdan ciddi problemler yaşayan ordu mensuplarının ekonomik statüsü kısmen düzeldi ve beraberinde OYAK kuruldu.
  • Ülkenin millî güvenlik politikalarının belirlenmesi amacıyla daha önce çeşitli kararname ve kanunlarla kurulan Yüksek Müdafaa Meclisi Umumi Katipliği ve Millî Savunma Yüksek Kurulu, 1961 Anayasası’nda MGK (milli güvenlik kurulu) ismiyle düzenlendi ki bu bir anlamda siyasi gidişatın devamlı kontrolü için vücuda getirilmişti. Bu olayla birlikte4 Ocak 1961 tarihinde Türk Silahlı kuvvetleri iç hizmet kanunu çıkarıldı ve TSK daha sonraki darbe ve teşebbüslerini bu kanunun 35. ve 85. maddesine dayandırdı. Yani bu demokratik bir Cumhuriyet için felçli bir yaşam demekti. Ayrıca 27 Mayıs Darbesi’nin Türkiye’de askeri darbelerin meşru olduğu intibasını yarattığı ve diğer askeri darbelerin yolunu açtığı su götürmez bir gerçektir. Anayasa Nizamını, Millî Güvenlik ve Huzuru bozan fiiller hakkında kanun hazırlanıp, 5 Mart 1962 de kabul edilen 38 Sayılı Kanun’da darbeyi eleştirmenin suç olduğu vurgulanması darbecileri aklayan ve ölene kadar yargılanmalarını engelleyen bir başka garanti edici ve özel bir kitleyi ilgilendiren teşebbüs olarak sayılabilir.

 

 Turan Saçıl

──────────────────────────────────────────────────────────────────────

Öteki Hareketi olarak benimsediğimiz ilkeler gereği ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemi içermeyen, şiddete teşvik etmeyen, militarist içerikli olmayan her yazı sitemizde yer bulacaktır.

 

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.