Gönüllü Tutsaklık

Berfin Hanalp

 GÖNÜLLÜ TUTSAKLIK

 

‘’Özgürlük aslında zorlamanın karşıtıdır. Özgür olmak zorlamalardan arınmış olmak demektir.’’

– Byung Chul Han

 

Bu sözden yola çıkarak özgürlük alanımızı inceleyecek olursak, geçmişte yapmama üzerine kurulan düzen şuan yapma dayatmasıyla devam ediyor. Hepimiz girişimci olmak istiyoruz, kimse yan rol olmayı kabul etmiyor. Baş rol için yarışıyoruz. Yani özne değil, özgür, kendini sürekli yeniden tasarlayan bir proje olduğumuza inanıyoruz. Her ne kadar dışarıdan gelen baskılardan sıyrılmış olduğumuzu sanıyorsak da içsel baskılara yenik düşüyoruz. Aslında kendini özgür sanan bizler kendimizin kölesiyiz. Çünkü kendimizi sömürüyoruz.

 

Neo-liberalizm bizzat özgürlüğü sömürür. Sizin heyecanlarınızı, yapabilmelerinizi, sahip olma isteğinizi sömürür. Şeylerin sonu vardır ancak heyecanların sonu yoktur. Sonsuz heyecan üretebilirsiniz. Yeni şeyler üreterek heyecanınıza hitap eder. Dönüp baktığınızda elinizde olan her nesneye ihtiyaç duymadığınızı göreceksiniz. Bizlere yapay ihtiyaçlar üreten bu sistem sadece tüketmemiz için çabalıyor. Örneğin bir bulaşık makinası aldığımızı düşünelim. İş makinayı almakla bitmiyor. Makine için deterjan alıyoruz bununla da sınırlı kalmıyor parlatıcı, makine temizleyici ve daha aklıma gelmeyen birçok şeyi tüketmemiz gerekiyor. Hepsinin tek üründe toplanması pek de zor olmasa gerek.

 

Welter Benjamin kapitalizmi bir tanrı olarak görür. Kapitalizmin günahtan arındırmak yerine günah yüklediğini savunur. ’ Gerçekten özgür olmak istiyor muyuz? Özgür olmak zorunda kalmamak için icat etmemiş miydik tanrıyı? Tanrı karşısında hepimiz suçluyuzdur\borçluyuzdur. Ama bu suç\borç, özgürlüğü yok eder.’ der Byung Chul Han.  Aslında bir bakımdan borcunuzun olmamasıyla özgür olabildiğinizi savunurlar. Ama günümüz kapitalist sistemde borçtan kaçınmak çok güç.  Sermaye bizi tekrar tekrar borçlu kılan tanrı değil mi? Marx özgürlüğü başkalarıyla kurulan iyi ilişkiler üzerinden tanımlar. Bireysel özgürlüğü ise sermayenin hilesi sinsi bir oyunu olarak görür.

 

Multitasking yani çoklu görev, bu sadece teknolojik aletlerin gerçekleştirebileceği bir şeydir. Ancak günümüzde hepimiz iki elde 2 karpuz taşımaktansa birçok karpuzu kucaklıyoruz. Ufacık bir denge probleminde karpuzların tamamı yere düşüyor. Derinleşemiyoruz, sonsuz bir bilgi akışı var ve bunu takip etmek olanaksız. Toplumun tamamını ilgilendiren siyasal olaylar bile dakikalar içinde değişmekte. Bir dakika önce öğrendiğiniz herhangi bir şeyin bir dakika sonra değişmeyeceğinin garantisi yok.

Nasıl yetişeceğiz? Bu soruya cevap bulmak oldukça güç, yüksek ihtimalle yetişemeyeceğiz. Yetiştiğimizi varsayalım, doğru bilgiyi nasıl ayırt edeceğiz? A görüşüne sahip bir bireyin sosyal medyada  gördüğü haber akışı ile B fikrine sahip olan bireyin haber akışı birbirinden farklı olacaktır. Hatta aynı haberi farklı kaynaklardan gördükleri için bambaşka yorumlayacaklardır.

 

Bilgi akışından bahsettik peki ya bizlerin bu akışa verdiğimiz tepkilerin, tıklamalarımızın, bireysel paylaşımlarımızın kayıt altına alındığını ve bizlere karşı kullanıldığını biliyor muyuz? Sınıflara ayrılıyoruz, sınıf bilinci olmadan bir sınıfa ait oluyorsunuz. Neler tüketebilirsiniz, nelere ihtiyacınız var tamamı verileştiriliyor. Hatta karakteriniz, hoşlandığınız aktiviteler, politik görüşünüz, sonraki seçimlerde hangi partiye oy verme eğiliminiz olduğu ve belki de cinsel yöneliminiz. Farkında mıyız? Farkında olmamak bir noktaya kadar kabul edilebilir belki ama farkında olarak kendi hakkımızda bunca bilgiyi paylaşmak sadece gönüllü soyunmak olabilir.

Farkında olduğumuzu varsayacak olursak, yine bir baskı söz konusudur. Bir beğeninizin sizin kim olduğunuzu gösterme gücü yoktur ancak sistem buna inanır. Disiplinde belki böyle sağlanıyordur. Panoptikon  İngiliz filozof ve toplum kuramcısı Jeremy Bentham’ın 1785 yılında tasarlamış olduğu hapishane inşa modelidir. Sekizgen bir avlu etrafında hücreler vardır ve tam ortada bir kule. Bu kuleden ışık yansıtılır , insanlar sürekli izlendiklerini hissederler aslında onları izleyen kimse yoktur. Bu yüzden gözetleyen kimse olmadığı halde insanlarda otomatik olarak otokontrol sistemi oluşur. Panoptikon, bizlere yabancı gelmemeli. Aynı durumu yaşıyoruz ancak bir farkla bizler gerçekten izleniyoruz.

 

Kendimiz hakkında sunduğumuz veriler algılarımızla oynuyor, seçimlerimizi etkiliyor. Düşünen varlıklarız ama fikrim gerçekten benim mi? Maalesef hayır. Ya da oy verdiğiniz parti gerçekten bildiğiniz parti mi? Bunu tıpkı bizleri tüketmeye teşvik eden reklamlar gibi düşünebiliriz. Aklınızın ucundan geçmeyen bir ürünü satın alırken bulabilirsiniz kendinizi. Size bardağın dibindeki bir damla suyu gösterip boş olan bardağı görmenizi engelleyebilirler.

 

Yukarıda birbirimize karşı verdiğimiz yarıştan bahsetmiştik. Bize bunu aşılayan düzendir muhakkak. Örneğin, Frans de Waal içimizdeki maymun kitabında şempanzeden geliş hep örnek gösterilir. Onlara bakınca gayet agrasif mücadeleci ve erkek egemendirler. Sürekli kavgalar olur ve bireysellik ön plandadır. Ancak bonobolara kimse değinmez. Bu da neo-liberalizmin taktiklerinden biridir. Halbuki bonobolarla şempanzeler aynı atadan gelmektedirler ve bonobolar daha uzlaşmacıdır, kadın egemendir, ölüm oranı düşüktür ve huzurludurlar.

 

Kavramlar zamanla değişiklik gösterirler. Bugün uğruna birçok şeyden vazgeçtiğiniz bir fikir, yarın sermayenin oyuncağı olabiliyor. Bu kirli çağda düşünmenin derinleşmenin somut sonuçlar doğurması gerektiğini kavramamız gerekiyor.

 

Berfin Hanalp

──────────────────────────────────────────────────────────────────────

Öteki Hareketi olarak benimsediğimiz ilkeler gereği ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemi içermeyen, şiddete teşvik etmeyen, militarist içerikli olmayan her yazı sitemizde yer bulacaktır.

 

(Visited 132 times, 8 visits today)
3 Yorumlar
  1. Naz diyor

    İnsanlara yeni bir bakış açısı sunan berfin, iyi ki benim ablamsın❤

  2. Naz diyor

    .

  3. Naz diyor

    ..

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.