Adil Okay: ”Yeni bir sürgün dalgası başladı. Ama yine de umutlu olmak gerekiyor. Zira biliyoruz ki ‘Başka bir dünya mümkün’.”

Hapishanesiz Toplum Komisyonu

RÖPORTAJ Ι Adil Okay

  • Adil Okay kimdir, kısaca kendinizden bahseder misiniz ?

Sanırım en zor soru bu. Sorularınıza yanıtlarımdan kim olduğuma dair fikir edinebilirdi okuyucular ama ben yine de sizi kırmamak için son kitabımda yer alan kısa biyografimi aktarayım:

“Adil Okay, 1957’de Antakya’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini doğduğu ilde, yüksek öğrenimini Adana’da yaptı. Politik nedenlerden, Adana ve Ankara cezaevlerinde yattı. 12 Eylül darbesinden kısa bir süre önce Adana cezaevinden firar etti. İllegal yollardan yurtdışına çıktı. 1981-1982 arasında bir süre Lübnan’da Filistin kamplarında kaldı. 1983’te Fransa’ya yerleşti.  Sürgünde yaşadığı süre içinde, ‘Mültecinin Bunalımı’ adlı öykü ve ‘Yeşillerini Giyin de Gel’ başlıklı şiir kitapları yayınlandı. Fransa’da iki arkadaşıyla beraber, ‘Fransa Postası’ adlı aylık dergi yayınladı.

Yirmi yıl sürgünden sonra, dosyalarda zaman aşımından yararlanıp Türkiye’ye dönebildi. Türkiye’ye döndükten sonra 1999’dan 2020’ye kadar 18 kitap çalışması oldu. Özgür Üniversite’nin ‘Kavram Sözlüğü’ çalışmasına iki madde yazarak katkı sundu. Çalışmalarıyla 15. Ömer Seyfettin Öykü Yarışması ile 6. Hasan Bayrı şiir yarışmasında ödüle layık görüldü. 2012 Yılında da ‘Mersin 68’liler Derneği’nin ‘Onur Ödülü’nü aldı. İstanbul, Mersin, Antakya ve Samandağ’da “Konuşan Fotoğraflar” ile “Şair Kapıları” adını verdiği fotoğraf çalışmalarını sergiledi. Çeşitli sergilerde küratörlük yaptı. Karma sergilerde yer aldı. Çeşitli panellerde, ulusal ve uluslar arası sempozyumlarda değişik konularda tebliğler sundu.

Okay’ın yazdığı kitaplardan:

Hançerini Ay Işığına Çalan Adam’ (şiir) 1999’da, ‘Yirmi Beşinci Saat’ (şiir) 2006’da, ‘12 Eylül Ve Filistin Günlüğü’ (anı-belgesel) ile ‘Konuşan Fotoğraflar’ (fotoğraf) 2008’de, (40 kentte sahneye konan 2 perdelik politik – belgesel oyunu) Karanlığın İçinde Aydınlık Yüzler−Ölülerimiz Konuşuyor’ Ütopya Yayınevi tarafından 2010’da yayımlandı.  2011’de ‘Kadın Gibi Kadın −Haykırış’  ile “Tekel İşçisi Bir Kadının Uyanışı”  adlı oyunları sahnelendi.2012 yılında Sokak tiyatrosu olarak sahnelenen “Cumartesi Anneleri” adlı oyunu, Emeğin Sanatı yayınlarınca ‘e-kitap’laştı. Yine 2012’de “Eylül Kokusu” adlı şiir kitabı Ütopya Yayınevi tarafından yayımlandı. 2013 yılında “Ben çıkana kadar büyüme e mi – Görüş Günlerinde Büyüyen Çocuklar” Nota Bene yayınlarından çıktı. Bu kitap TBMM’nde 4. Yargı paketi tartışmalarında referans oldu. 2015 Yılında “Şair Kapıları” (Fotoğraf – şiir), 2016’da “Hapishanelere Esinti Yollayalım” (İnceleme) Ütopya Yayınevi tarafından yayımlandı.2018’de “Arkası Yarın – Bir Ayrılık Hikâyesi”, adlı anlatı romanı yine aynı yayınevi tarafından çıktı. Son olarak 2020’de “Korona Günlerinde Mahpusluk” adlı kitabı yayına hazırladı.

Okay, 2010 yılından beri faaliyete devam eden Görülmüştür Kolektifi kurucularındandır.

  • Hayatınızın yirmi yıla yakını sürgünde geçti, o yıllarda neler hissettiniz; ülkenize dönmeyi dönebilmeyi istediniz mi?

Evet tabi. Dönem dönem ülkeye dönüş koşulları bir türlü oluşmadığı için “Ben artık buralıyım” dediğim oldu elbette. Sürgünde uzun yoksulluk, yoksunluk döneminden sonra dil öğrendim, çalışmaya başladım. Fransızlarla dostluk ilişkilerim oldu. Ama bir ayağım hep ülkede kaldı. Hani bir şarkı var ya Sezen Aksu söylüyordu: “Kalbim Ege’de kaldı” diye. Benim ve benim gibi sürgünlerin kalbinin yarısı memlekette kaldı. Bir yazımda bu duygu yumağını şöyle çözümlemiştim:

“Sürgünde dayanışma amacıyla kurulan ilişkiler, aranılan, özlenen dostluklar değildir; ne de sevgili geride bırakılan sevgili. Bir yanları eksik yaşamaya mahkum olur sürgünler. Onulmaz bir yara hep açık kalacaktır. Elde edilen başarılar, hayatların yeniden kurulması, sığınılan ülkede alınan diplomalar ya da kazanılan paralar bu açığı kapatamayacaktır. Tenleri, tinleri, evleriyle birlikte yanmıştır onların. Yeni kurulan evler de, hep geçici olacaktır. Geçicilik duygusu, gitme özlemiyle at başı olacaktır. Yıllarca gitme fiilini çekip gidememe sancısı yaşayacaklar, ola ki günün birinde gitseler de, aradıklarını bulamayacaklardır. Arkada bıraktıkları evler enkaza dönmüş, dostlar ölmüş, yaşlanmış ve değişmiştir. Özlemini duydukları kentlerde ak düşmemiştir saçlarına.

Gidenler Kavafis’in, “Bu kent arkandan gelecektir”, “Aynı sokaklarda ak düşecek saçlarına” diye başlayan şiirini ters çevirip yeniden yeniden yazacaklardır:

“Bu kent özlenir mi Kavafis

Şimdi sokaklarını

Bir öğürtü nöbetiyle arşınladığım

Kendi çocuklarını yiyen bu kent

Özlenir mi…”

  • Geçmişinizde Filistin davasına destek verdiğiniz biliniyor, peki şu an Filistin ve Ortadoğu konusunda neler düşünüyorsunuz?

Evet, 12 Eylül faşist darbesinden sonra yüzbinlerce insan gözaltına alındı, tutuklandı, sokaklarda, işkencehanelerde katledilenler oldu. Bir grup da Avrupa’ya kaçmak zorunda kaldı. Bu ülke tarihinin ilk kitlesel sürgünü bu darbeden sonra yaşandı. Genellikle sürgün deyince akla hep Avrupa geldi. Oysa aynı dönemde, Avrupa’ya gidemeyenler – ya da gitmek istemeyenler- deniz ve kara yoluyla, illegal yollardan yani kaçak Suriye’ye geçtiler. Oradan da ilişki kurdukları Filistin Örgütlerinin kamplarına, Lübnan’a gittiler. Ben de 78 kuşağından Filistin kamplarına giden gruptanım.

Filistin davası haklı bir dava olduğu için sürgün hayatımıza bir anlam ve amaç katmış olduk diye düşünüyorum. Savaş elbette travmatik sonuçlar yarattı sağ kalanlarda. Birçok arkadaşımız İsrail’e karşı savaşta hayatını kaybetti. Sakatlananlar oldu. Geriye dönüp baktığımda “iyi ki Filistinlilerle dayanışmışım” diyorum. Pişman değilim. Bu gün Filistin Yönetimi’nin geldiği yer, yolsuzluklar,  sağa kayış, İslamcı örgütlerin hâkimiyeti ve diğer istemediğimiz gelişmelere rağmen Filistin davası haklı bir davadır diyorum. Biz işgal altında bir halkla dayanıştık. Nüfusunun yarısı mülteci olan mazlum bir halkla dayanıştık. Orta Doğu’nun halen kanayan bir yarasıdır Filistin. “Modern” Dünyanın ayıpların biridir. İslam dünyasının Siyonist İsrail yönetimiyle suç ortaklığı da ayrı bir yazı konusudur. Diğer yandan benim, bizim savaşımız Yahudi halkıyla değildi, Siyonist İsrail Devletiyle diye vurgulamak istiyorum. Pırıl pırıl, aydınlık, barışçı, Anti Siyonist, anti faşist Museviler de tanıdım.

Kalbim Filistinlilerin yanında diyorum ama ne Varşova gettosunda ellerini havaya kaldırmış küçük Yahudi bebesinin belleklere kazınmış fotoğrafını unutuyorum, ne Polansky’inin “Piyanist” adlı filmindeki gibi Nazilerle işbirliği yapan kolluk görevlisi Yahudileri, ne de faşizme karşı direnen Piyanist’i.

Ne babasının kucağında, İsrail askerlerinin kurşunladığı Rami Andura’yı unutuyorum, ne Beyrut Gufara Gazi hastanesinde yaralı yatarken, bir bacağı İsrail saldırısında kopmuş küçük Fatma ile yaptığım söyleşiyi ve onun berrak gülümsemesini.

Filistinliler için yazdığım, Grup Devinim’in bestelediği bir şiirimle toparlayayım bu konuda diyeceklerimi:

“Dilsiz kalabalıklarda büyür yalnızlığım

Postal sesleri boğar türkülerimizi

Bir gecede büyüyen Filistinli çocuklar

İntifada biçer mayın tarlalarında

Kutsal topraklar utanır

Ben utanırım çaresizliğimden

Sınırları zorlarım

Taş doldurup ceplerime” [1]

  • Özellikle OHAL döneminden sonra oluşturulan rejime muhalif birçok insan işinden, düzeninden ve özgürlüğünden mahrum bırakıldı. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Faşizm olarak değerlendiriyorum. İsterseniz buna tırmanan faşizm diyelim. Kimileri de postmodern faşizm diyor. Diktatörlük, otokrasi.  Kavramları zorlamanın gereği yok tabi. Demokrasi söylemiyle iktidar olan Siyasal İslam ülkemizde can bedeli kazanılmış hakları budamaya başladı. Korku imparatorluğu kuruldu. Ülke yarı açık hapishaneye dönüştürüldü. Tabiatın ve insanların çığlıkları dört bir yandan duyuluyor. Elbette tek suçlu AKP yönetimi – kurmayları değil. Onları destekleyen sermaye sınıfını da işaret etmek gerekiyor. İşte faşizm kavramı burada yerine oturuyor. Klasik söylemle faşizm, sermaye sınıfının çıkarları için yasama yürütme ve yargının tek elde toplandığı yönetim biçimidir deriz. Yaşanan da hemen hemen bu. Sermaye sınıfı derken bir bütün olarak ülkemizde insanı ve doğayı fütursuzca sömüren –yeşil, yerli milli veya değil fark etmez- sermaye sınıfından söz ediyorum. İşte bu sınıf ve bu sınıfın temsilcileri OHAL’den önce başladıkları insan kıyımına OHAL’den sonra hız verdiler. OHAL kalktı denildi. Ama birçok OHAL uygulaması da yasalaşıp kalıcı hale geldi.

  • Günümüz Türkiye’sinde toplumsal muhalefetin çıkış yolunu nasıl görüyorsunuz, neler yapılabilir?

Birleşik örgütlü bir mücadele yürütmek gerekiyor. Önce sınıf diyenler, kimlik diyenler ve/veya çevre diyenler asgari müştereklerde birleşmeli. Engel çok tabi. Muhalif kadrolar hapiste. Yeni bir sürgün dalgası başladı. Ama yine de umutlu olmak gerekiyor. Zira biliyoruz ki “Başka bir dünya mümkün”.

Hitler faşizmi Avrupa’yı yakıp yıkarken birçok muhalif aydın “artık bu dünyada yaşanmaz, faşizm dünyaya egemen oldu, yenildik” diye düşünüyordu. Stefan Zweig ve karısı Lotte bu dönemde intihar ettiler. Ama Hitler faşizmi Stalingrad’da ilk yenilgiyi alınca karamsarlık yerini umuda bırakmıştı.

  • Ermeni meselesi hakkındaki görüşleriniz nedir, devletin bu konudaki politikasını nasıl buluyorsunuz ve çözüm önerileriniz?

Kasım 2006’da İstanbul’da, Özgür Düşün Dergisi’nin düzenlediği “Aydınlık Sorgular Sempozyumu”nda sevgili Hrant Dink’le birlikte konuşmacıydım. İki gün süren, onlarca bilim insanı, şair, yazar ve gazetecinin katıldığı sempozyum hakkında izlenimlerimi soran arkadaşlara, beni en çok etkileyen Hrant Dink’in konuşması oldu demiştim.

“Ağrı dağını bilirsiniz değil mi arkadaşlar” demişti Hrant Dink. “Dünyanın her yerine zorla dağıtılan Ermenilerin evlerinde mutlaka Ağrı dağının fotoğrafı vardır. Düşünebiliyor musunuz dört bin yıllık bir tarihin, uygarlığın yok edilişini. Ağrı dağının yerinden sökülüşünü tahayyül edebiliyor musunuz? O Ağrı dağı ki, yüksekliği kadar da kökü vardır yerin altında. Ve siz o kökü söküp atmayı başardınız. O halkı, birlikte yaşadığınız, o toprakların sahiplerini, dört bin yıllık bir kültürü yok ettiniz.”

“Ya sonra” diye devam etmişti Hrant Dink. “Hadi o olayların sorumluluğunu Osmanlı’nın üzerine attınız. Ya sonra ne oldu biliyor musunuz? Cumhuriyetin kuruluş aşamasında bu ülkenin nüfusu on beş milyondu. Tehcirden sağ kurtulup, Türkiye’de yaşamaya devam eden Ermenilerin sayısı ise üç yüz bindi. Bu gün itibariyle artan nüfusa paralel olarak, Türkiye’de bir buçuk milyon Ermeni olması gerekiyordu. Oysa kalan Ermenilerin sayısı kırk beş bin. Ne oldu? Kısır mıydı bu insanlar? Hayır. Cumhuriyet Türkiye’sinde de Ermenilere baskılar devam etti. Ve Ermeniler psikolojik, maddi baskılara dayanamayıp göç ettiler. Hâlâ da ediyorlar. Gözleri arkada kalıyor. Topraklarında. Ülkelerinde.”

“Bana göre” demişti Hrant Dink, sempozyumun konusuna gönderme yaparak, “Türk aydını sınıfta kalmıştır. Tarihiyle yüzleşmeyi göze alamamış, Ermeni sorununu tartışmaya açamamış, resmi ırkçı söylemlerden etkilenmiş ya da korkmuş susmuştur. Birkaç istisna dışında.”

Dinleyicilerden birinin “Soykırıma inanıyor musunuz? Soykırım yapılmış mıdır? Yoksa Ermenilerin ihaneti üzerine yaşanan iç savaşta karşılıklı katliamlar mı yaşanmıştır?” sorusu üzerine Hrant Dink iki elini havaya kaldırmış “evet” demişti: “Ne yazık ki evet. Bunun adı soykırımdır. Nedenleri ne olursa olsun savaştan sonra çocuk, kadın ihtiyar tüm Ermeniler katliama ve tehcire tabi tutulmuştur.” Ve işte ben de böyle düşünüyorum.

Çözüm önerisi nedir demişsiniz. Cevaplayayım: “Özür ve tazmin.” Özür ama nasıl?

Öncesi ve Sonrasıyla 1915: İnkar ve Yüzleşme Sempozyumu”nda yaptığım konuşmayı şöyle tamamlamıştım: “Bizim devletimiz işkencede öldürülen Metin Göktepe ve Engin Çeber için özür dilemişti. Bu da önemliydi. Ben de bu özre, “Karanlığın içinde aydınlık yüzler” [2] adlı tiyatro oyunumda bir replikle yanıt vermiştim: “Bir özür yeter mi, bir özür yeter mi, bin can için bir özür yeter mi?”. Bu replik 12 Eylül karanlığında katledilenler için yazılmıştı. Peki ya bir milyon can için bir özür yeter mi? Belki yetmez ama önemli bir adım olabilir. Soner Önder’in, Avustralya’nın Aborjinlerden yüz yıl sonra özür dilemesi üzerine yazdığı güzel yazıda söylediği gibi: ‘Travmanın oluşumunda, “katilin” yaptığı eylemi inkar etmesi kadar, olaya tanıklık eden “üçüncü kişi/ toplum ve devletlerin” suskunluğu belirleyici bir rol oynamaktadır. Bu nedenle “tanınma, kabul ve özür” gibi tarihi adımlar, travmatik bir tarihi sona erdirip yeni bir dönemin kapısını aralamaktadır. (…) Dün gözyaşlarını dökmekten utanmayan siyah bir Aborjin’dim… Yüreğimin yarası bir nebze iyileşiverdi. Hrant Dink’in eşinin söylediği gibi, “acılarla akraba” olmaktan bir an çıktım.

Ama ne yazık ki yüreğim halen yaralı, halen post-travmatik sancılarla kuşatılı… Bir “özür” için yalvarmıyorum, sadece hakkım olanı istiyorum. Yüzyıl gecikse de… Hakkım olanı! Sonuç itibariyle “Ermeni Sorunu, toplumsal, tarihi bir sorun olması yanında; “Tarihle yüzleşmenin ‘olmazsa olmaz’ iki şartı olarak özür dileme ve tazmin etme”yi de içeren politik bir meseledir. Dolayısıyla, Hrant Dink’in de altını çizdiği gibi, geçmişle hesaplaşmak, kapanmayan ve hala kanayan yaraların sağaltılması için önce resmi olarak özür dileyip diğer adımları atmak gerekmektedir. Ki özrün samimi olduğunu Ermeni’ler anlayabilsin. [3]

  • Kürt vatandaşların ötekileştirildiğini düşünüyor musunuz, ayrıca her gelen yönetimin Kürtler üzerinde baskı kurmasını nasıl açıklıyorsunuz?

Bu konuda çok yazdım. 12 yaşında 12 kurşunla katledilen çocuk Uğur için gözyaşı döktüm. Adı Uğur’du adlı bir makale yazdım. Çırılçıplak ölü bedeni bir tankın arkasında sürüklenen Ekin Van için yazdım (Tıklayınız.) Berivanlar için yazdım. Diyarbakır zindanında kendini yakan dörtler için oyun yazdım. Sadece ben değil, duyarlı binlerce insan Kürt halkının demokratik taleplerini desteklemek için yazdı, konuştu, yürüdü. Ama ne yazık ki Kürt halkına yönelik baskılar son bulmadı.

Kürt halkının cumhuriyet tarihi boyunca yok sayıldığını, dillerinin, kültürlerinin yasaklandığını, asimilasyona tabi tutulduklarını, katliamlara uğradıklarını, her iktidar döneminde önderlerinin, aydınlarının zindana atıldığını, sürgüne yollandığını bu gün MHP gibi partilerin, ırkçı milliyetçilerin dışında kabul etmeyen yok sanırım. Tabi bu kabül de kolay olmadı. Zilan’dan, Dersim’den Roboski’ye uzanan süreçte binlerce insanın hayatı pahasına oldu. Bu baskı bazen hafifledi bazen arttı. Ama  hiç durmadı. Bu gün itibariyle Kürt halkının yasal temsilcileri yine hapiste. 10 binden fazla Kürt muhalif hapiste. Bunun nedeni nedir diye sormuşsunuz. Uzun siyasi analiz yapmak gerekir. Başka bir söyleşide spesifik olarak bu konu ele alınabilir. Şunu söyleyeyim özet olarak. Kendine en azından demokrat diyen insanlar, Kürt halkının demokratik taleplerini desteklemelidir. Ben şunu söylerim hep: Bir Türk olarak neye sahipsem Kürtler de aynı haklara sahip olmalıdır. Anadilde eğitim başta olmak üzere.

Bu bölümü de bir şiirimle bitireyim isterseniz:

“BERİVAN

çekirgenin telaşını almıştı
ceylanın gözlerini
adı da anadan miras
berivan

amcalar gelirdi geceleri
ellerinde keder
gözlerinde umut
ekmek isterlerdi katıksız
sevinirdi berivan

ıı
düşlerinde berivanın
düğün dernek kurulur
halay çekerdi amcalar
ekmek katıklı
dağlar seyran yeri
berivan beyazlar içinde

ııı
berivan büyüdü
baltalarını gömüp gitti amcalar
türküler kaldı miras

ekmek hâlâ katıksız
ekmek hâlâ katıksız” [4]

  • Hapishanedeki mahkumlarla dışarıdaki insanların iletişimini sağlamak için oluşturduğunuz “Görülmüştür.org” sitesiyle neyi amaçlıyorsunuz?

Bir grup gönüllü arkadaşla beraber kurduğumuz Görülmüştür kolektifi 10. yılına girdi. Sekiz yıldır da www.gorulmustur.org adlı web sitemiz var. Amacımız “içeriden dışarı- dışarıdan içeri mektup köprüsü” kurmaktı. Bunu büyük ölçüde başardık. Mahpusların en önemli gıdası mektuptur. Ülkenin dört bir yanında ve Avrupa’da açtığımız sergilerde adres dağıttık. “Onlar sizin için, daha güzel bir dünya için, özgürlük ve eşitlik için hapiste, bir adres de siz alın, bir mektup da siz yazın” dedik. Arşivimizde binlerce mektup, tutsak öyküsü, şiiri, karikatür ve resmi var. Bunları defalarca sergiledik. Paylaşıma açtık. Web sitemize yükledik. Sitemiz devasa bir arşiv haline geldi. Açtığımız sergileri kitaplaştırdık. Redfotoğraf grubuyla beraber üç yıl üst üste yeni özgün projeler yaptık. Ve bu projeleri hiçbir fon almadan, devlete ve sermaye gruplarına mesafeli durarak imece usulü başardık. Bu yıl binbir güçlüğü aşarak, 30 ayrı hapishanede yüze yakın mahpusla birlikte çalışarak iki kitap yayınladık. Biri redfotoğraf grubuyla beraber hazırladığımız, 50 mahpusla 50 fotoğrafçının özgürlük imgelerinin buluştuğu “Özgürlüğün sesi” adlı kitap, diğeri benim hazırladığım “Korona günlerinde mahpusluk”. Çalışmalarımız kesintisiz devam ediyor.

  • Katıldığınız bir programda; ”kaç devlet kaç adalet bakanlığı var..”diyorsunuz. Bu cümlenizi biraz daha açar mısınız?

Türkiye’de 300’den fazla cezaevi var. Bu 300 ayrı Adalet Bakanlığı ve  mevzuat demek. Zira her hapishane yönetimi, her hapishane eğitim komisyonu ayrı telden çalıyor. Hemen hepsi (istisnaları tenzih ederim) kraldan daha çok kralcı. Örneğin benim hapishanelere yolladığım kitaplarım bazı hapishanelerde sorunsuz içeri girerken, bazılarında sakıncalı, kurumun güvenliğini tehlikeye sokar gibi zorlama açıklamalarla yasaklandı. Özellikle yasal, barkodlu, isbn numaralı “Hapishanelere esinti yollayalım” adlı kitabım ile son romanım “Arkası yarın- Bir ayrılık hikayesi” birçok hapishanede tutukluya “sakıncalı” sayılıp verilmedi. Daha sonra kolektif kitabımız Duvarları Delen Çizgiler “tehlikeli” sayılıp tutuklulara verilmedi. Bazıları bana geri gönderildi, bazıları da hapishane deposuna kaldırıldı. Kitapları alamayan tutsaklar da duruma itiraz edip infaz hakimliğine başvurdular. İnfaz hakimliği bazı kentlerde kitaplarımı tehlikesiz bulup tutukluyu haklı görürken, bazı kentlerde de hapishane idaresini haklı buldu. Yani bir roman okumak için tutuklular hukuk savaşı veriyor, mahkeme mahkeme geziyorlar (Tıklayınız.). Hayatlarında Kerime Nadir ve Kemalettin Tuğcu’nun kitaplarından başka eser okumamış bu diplomalı cahiller ordusu kitaplarımız hakkında karar veriyor. Sadece kitap değil, kalem, defter, kırtasiye malzemeleri, “yasak renkli” giysiler de aynı akıbete uğruyor. Bazı hapishanelerde sahibine verilirken bazılarında “hapishane kantininden almak zorundasınız” denilerek geri çevriliyor ya da depoda çürümeye bırakılıyor.  Hapishaneler hanedan sanki. Mevzuat, yasa keyfi olarak yorumlanıyor. Örnekler çok. Bu yasaklar üzerine defalarca basın açıklamaları yaptık. Suç duyurusunda bulunduk. Basında yer aldı. Hakkımda davalar açıldı. Bu konu mecliste bile gündeme geldi. Ama keyfiyet devam ediyor. Bu keyfiyet de hep tutuklu ve hükümlülerin aleyhine işliyor. Yasalar yorumlanabilir ama bu yorum hep kötülükten yana oluyor.

İHD’nin desteğiyle yaptığımız basın açıklamalarının birinde şunları söylemiştim:

“Oysa Anayasanın 64. maddesine göre, devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı destekler. Anayasada böyle yazar ama konu “muhalif sanatçı” olunca yasalar rafa kalkar. Sanat ve sanatçı desteklenmez, kösteklenir. İşte bu basın açıklamasına konu olan da muhalif sanatçıların, mevcut yasalar hiçe sayılarak, yasal satılan ama hapishanelerde yasaklanan kitaplardır. Son yasak haberi de henüz yeni yayınlanan, çiçeği burnunda kolektif bir kitabımız olan “Duvarları Delen Çizgiler” hakkında geldi. Bu kadarı fazla dedik. Zira benim yayına hazırladığım, Görülmüştür kolektifi’nin, Homur Mizah Grubunun desteğini alarak hazırladığı bu kitap hapishanelerdeki çizerlerin “görülmüştür” mührüyle bize yolladıkları karikatürlerden oluşuyor. Yani zaten denetimden geçmiş. (…)Buradan savcılara kendim ve yasakçı hapishane Eğitim Komisyonları hakkında suç duyurusunda bulunuyorum. Kitaplarım(ız) sakıncalı ise toplatın. Değilse keyfi yasakçılar hakkında yasal işlem yapın. (…).” (Tıklayınız.) Bildiğiniz üzere son dönemlerde ülke gündemimizde çıplak aramalar tekrar gündeme geldi. Bu konu hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?

İşte çıplak arama zulmü de yukarıda altını çizdiğim zulmün, keyfiyetin parçası. Aynı kötülük çetesinin  bir uygulaması. Tabi bu çok daha travmatik. Çok daha büyük bir eziyet. Çıplak arama uygulaması Türkiye hapishanelerinde on yıllardır var. Defalarca yazdık. Konu ile ilgili tanıkların mektuplarını yayınladık. Son yıllarda iyice yaygınlaştı. Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu konuyu mecliste gündeme getirince geçmişte “çıplak arama” ya maruz kalan kadınlar konuşmaya, tanıklık yapmaya başladı.

Yasalarda çıplak arama yetkisi var deniliyor. Bu da yorum meselesi. Eğer tutuklu bir uyuşturucu çetesi üyesi ise veya çok tehlikeli bir terörist ise şahıs çıplak aranabilir, uyuşturucu, silah gizli belge falan aranabilir ama istisnai durumdur deniliyor. Ama bunu yaygınlaştırmak, 10 – 20 yıldır hapiste olan insanlara, hasta mahpuslara, çocuklara, yaşlılara, hamile kadınlara, gazetecilere, yazarlara kadar çıplak aramaya tabi kılmak insanlık dışı bir uygulama. Çok açık ki çıplak aramada amaç tutuklu ve hükümlüyü aşağılamak. Onurunu zedelemek. Bir ömür karabasanlarla yaşamaya mahkum etmek. Buna politik tutsaklar direniyor. Direnen tutsaklara işkence yapılıyor. Hücre cezaları veriliyor. İnfazları yakılıyor. Tutukluluk süresi bittiği halde çeşitli gerekçelerle serbest bırakılmayan mahpusların sayısı her geçen gün artıyor.

28 yıldır tutsak olan Gülazer Akın, Bünyan hapishanesinden yeni yolladığı mektubunda bu durumu şöyle özetliyor:

Biraz geç yazıyorum, bağışla. Bizdeki telaş da hiç bitmez oldu. Oysa bir avuçluk mekândayız. T tiplerinin kendine has kutu halleri var. Bir de havalandırması var ki, ölsek mezar olarak ölçeklendirme yetmez, dar kalır. Gerçekten facia bir şey. İki volta atamıyorsun, top zaten hiç oynayamazsın. Sadece çık, dur, bekle sonra geri içeri gir. İnsanın içinden başını kaldırıp gökyüzüne bakası bile gelmiyor.

Küçük bir vesikalık resim gibi gözüküyor gökyüzü.

Bu da yetmemiş beş kez telden çerçeveye alınmış. Bu havalandırma bile insanda travma yaratıyor.

İçini kararttım değil mi? (…) Neyse. Tabii biz yine de biziz. Yani mekân, zaman tanımayan hayatı, özgürlüğü, güzellikleri düşüncelerimize ve düşlerimize yerleştiren bizler…

(…)

Adil Abi haberin yoktu değil mi, ben ve benim gibi bir sürü eski arkadaşa yeni davalar açtılar. Gizli tanık ifadeleri varmış. Hepsi abuk sabuk şeyler, uydurma suçlamalarla apar topar yöneticilikten dava açıp tutuklama kararı verdiler. Düşünsene tam 30 yıl yatırma az değilmiş onlara. Tahliyelerimize bir kaç yıl kaldı ya, önünü almak için ve gerçekten gün yüzü görmeyelim diye yeni böyle yollara başvurdular. Kimisinin infazlarını yakmışlardı, kimisine ek üyelik vermişlerdi, bizim bir kısım arkadaşa da böyle yöneticilikten yeniden ek ceza vermek istiyorlar. İnsan artık olan biteni nasıl tanımayacağı bilmiyor. Zaten hukuka sığmıyordu, vicdana da sığmıyordu, öyle kalakalıyor insan…” [5]

Not: Ben bu söyleşiyi tamamladığım gün, 22 Aralık 2020’de hükümet sözcüsü Ömer Çelik çıplak arama ile ilgili açıklama yaptı. Özetle. “Yalan” dedi. Aynı gün HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, konu ile ilgili yaptıkları çalışmaların, tanıkların açıklamalarının karşılık bulduğunu, hapishaneden gelen bir faks ile kendisine teşekkür edildiğini, bir tutuklunun 4 yıldır ilk kez çıplak aramaya tabi tutulmadan görüşe çıkabildiğini yazdığını söyledi. Ancak yine aynı gün Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, cezaevlerinde ve polis merkezlerinde çıplak arama yapıldığını söyleyenler hakkında soruşturma başlattığını açıkladı.

  • Sürgünler ve politik tutsaklar arasındaki ortak yan nedir sizce?

“Özlem’, “memleket hasreti” ve “dost sohbetleri”. Ama özgürce seçilecek dost sohbetleri. Sürgünler yaban ellere ayak bastıkları andan itibaren o aradıkları dostlukların tarih olduğunu ve ömürlerinin aramakla geçeceğini anlarlar. Yıllar sonra eski bir dostu görmek her zaman sevindirmeyecektir onları. Genellikle hayal kırıklığı ve öfke olacaktır yaşadıkları. Ne dostlar aynı yerde kalacaktır, ne de alışkanlıklar. Mahpusta ya da sürgünde, sadece ortak dili konuşma özlemiyle kurulan kırılgan arkadaşlıklar, aranılan dostların, dostlukların yerini tutmayacaktır. Zira Araf’ta seçme lüksü yoktur.

  • Adil Okay, yaptığınız çalışmalara baktığımız zaman özgün ve süreklilik arz ettiğini görüyoruz. Çalışmalarınızda beslendiğiniz kaynaklar nelerdir?

Israr ve devamlılık diyorum ben buna. Az yapalım, gücümüz, kapasitemiz oranında üretelim, yazalım, konuşalım, yürüyelim ama bunu -kısa istisna zamanlar dışında- devamlı yapalım.

Özgünlük, yaratıcılık da önemli tabi. Bunun da sırrı “kolektivite”dir. Yani kolektif çalışma, başkalarını dinleme, önyargısız ötekilere kulak verme, ben merkezci olmadan üretme ve paylaşma.

[1]12  Eylül ve Filistin Günlüğü, Adil Okay. Ütopya yayınevi. Ankara. 2000.

[2]Karanlığın içinde aydınlık yüzler – Ölülerimiz Konuşuyor, Adil Okay, Ütopya yayınevi, Ankara, 1999.

[3]Öncesi ve Sonrasıyla 1915: İnkar ve Yüzleşme. Ütopya yayınevi, Ankara, 2003.

[4]Eylül Kokusu,şiir, Adil Okay, Ütopya yayınevi, Ankara, 2004.

[5]Korona Günlerinde mahpusluk, hazırlayan Adil Okay, Ütopya yayınevi, Ankara, 2020.

 

(Visited 443 times, 1 visits today)

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.