İnsanın Hakkına ve İnsan Hakkına Dair

Mustafa Okçu

İnsanın Hakkına ve İnsan Hakkına Dair

  • Hemen hemen mikrofonun uzatıldığı  herkesin fikir beyanında bulunarak  özünü boşalttığı, esas  manasından son derece uzaklaştırdığı,  dibi görünmeyecek kadar bulanık ve  karmaşık hale getirdiği  yaşam felsefesi haline getirilmesi lazım gelen kadim mottolar…

Bir bakıma aynılık duygusu uyandırmasına karşın bir yanıyla hala tam anlamıyla  keşfedilmemiş  gibi saklı duran değerler, insanın  ve insan olmanın mucizevi ve diriltici  taraflarının olduğunu düşündüren kavramlar…

Tarihin tozlu ve bir o kadar ibret dolu sayfaları arasında gezinen her faninin gözüne trajik hatta trajikomik  bir teorik ve pratik tekerrürün denk geleceği kuşkusuz su götürmezdir.

Bu berhava edilmiş  tarih sarkacının acımasızca ve  kendi içtepisiyle  devinim yapmasından ötürü zihinlerimizde, bedenlerimizde ve ruhumuzda  onulması  güç  tahribatların  açılması  gayet tabiidir.

Sonsuz bir döngünün içinde bazen sonlu olmanın idrakiyle bilinçli yaşamak, bazen sanki mecburi bir senaryonun gereğini yerine getiriyormuşçasına sürüklenerek beyhude yaşamak…

İnsana ve onuruna yakışanı yaşamak ve yaşatmak en erdemli olanı yapmak anlamına gelecektir.

Bilgelerin ve ustaların çoğu bunu salık verdi.

Hakkı ve hukuku korumak, yeri geldiğinde düştüğü yerden kaldırmak için eğilmek ve  konforundan ödün vermek pahasına  insan olmanın gereğini yerine getirmek , bu içinde bulunduğumuz bireyci çağda  mumla aranılan  insan vasıflarıdır.

Çıkılan her yol, alınan her karar, girişilen her plan neticede dönüp dolaşıp ötekinin arzusuna çarpıyorsa şüphesiz insan insana her bakımdan kopmaz bağlarla bağlıdır.

Bu bağı kopardığını iddia edenlerin dahi bir gözü ötekinin kendisine bakışını aramakla meşguldür.

Öteki böylesine etkin ve belirleyiciyken ne diye insan bir diğer insanı ötekileştirir?

Erdemden ve etikten söz edenlere niçin Gulyabani veya Don Kişot gözüyle bakılır?

Bu noktada Schopenhaure’un meşhur kirpi metaforuna değinmeden geçemeyeceğim.

Malum kış aylarında üşüyen kirpiler birbirine sokuluyor. Çok yakınlaşsalar dikenleri birbirlerine batacak; uzaklaşsalar soğuktan ölecekler. İster istemez dengeyi korumayı öğrenecekler.

İnsanın insanla ölçülü mesafesi de, kirpilerin yaşaması için gereken mesafe  gibi  hakkaniyetli iletişimin anahtarıdır.

Bu mesafe insanın insana olan güveninin sarsılmasının da önüne geçer.

Şüphesiz Shopenhaure, insan ilişkilerinin en büyük açmazlarına bir nevi deva sunuyor.

Aslında bu deva bir başkasının hakkı ve hukuku gözetilirken son derece önemlidir.

Doğru yerden doğru yere bakınca ve eyleme geçince adeta bir sır perdesi aralanır gibi eşyanın tabiatı gereği çoğunluğa görünmeyen şeyler ölçünün ve şifanın da etkisiyle görünmeye başlayacaktır.

Tüm iradelerin üstünde bir kudretin, karmanın veya kozmik bilincin; sınırlı yaşantımızda bizleri bir ana hapsedip sınırsızlığı ve ölümsüzlüğü tattırması duyumsanacaktır.

Bu duyguyla yaşamını anlamlandıran birey, bana göre bir başkasının hakkından evvel  kendi hakkını ve hukukunu gözetebilmeye dönük bir iradeye sahip olacaktır.

Ve bu irade zaman içerisinde onun dört bir yanını sarınca ister istemez haksızlık ve hukuksuzluk yaşandığında  elindeki yetki ve güç nispetince eylemlere girişecektir.

Çünkü bilmek, anlamayı; anlamak, içselleştirmeyi; içselleştirmek de uygulamayı gerektirir.

Tabii bir de alt benliğinin kalın ve sert duvarlarına sığınan insanın  yalnızlaşmaya ve kendi güvenli mahallesinde hapsolmaya mahkum olup bu yalnızlığın getirdiği yabanilik ve insan düşmanlığı gerçekliği var.

Bu yabaniler bazen bulaşıcı hastalıklardan daha tehlikeli bir hal alabiliyorlar.

Başka şartlarda başka biyolojik donanımda, başka zihinsel potansiyelde, başka kültürel kodlarda, başka dilde ve bir takım başka yaşantılarda  doğmuş, büyümüş ve gelişmiş  olarak var olmuş olsa şimdi kınadığı, hor gördüğü ve ötekileştirdiği  bir  insan gibi  pekala olabileceği idrakinden uzak insanımsı canlıların iç huzursuzluğu çok feci bir şekilde ortaya çıkabiliyor.

Bu insan(!) bazen trafikte hamile eşiyle seyir halinde olan birinin arabasını durdurup  tekmelerken  bazen minibüsünde son kalan yolcuya birtakım kötülükler yapmayı planlarken bazen beraber olduktan sonra bir trans bireyi öldürürken kendi kötücüllüğünü gösterebiliyor.

İnsan olmanın dayanılmaz ağırlığı yetmiyormuş gibi henüz evrimsel gelişimini tamamlayamayanların başkalarına ve kendine dar ettiği dünyanın ağır faturası altında ezilmek maalesef kötü bir alın yazısı gibi tatsız ve gerçek bir durum.

Evet doğru, en nihayetinde bakmadığımız, duymadığımız ve hissetmediğimiz bir bakıma yoktur.

Evet doğru, tüm kötülüklere ve kötüye sırt çevirdiğimizde istesek de gerçeği göremeyiz.

Evet doğru, yığınları oyalayacak birtakım meşgalelerle tatlı uykularından uyanmasınlar diye  avutabiliriz. Hatta tüm olan bitenleri felsefi  anlamlarla yüceltip ”rüya” olarak da adlandırabiliriz.

Fakat  bütün  bunlar bana göre içten içe ortaya çıkmak için insanı zorlayan vicdanın sesine tahammüle etmek istemeyiş ve adeta bir cambazın bakışları daha başka taraflara çevirmek düşüncesinden başka bir şey değil.

O yüzden bir üst gayeyle insanın hakkına sahip çıkmasına dair bir bilinç oluşmalı hatta oluşturulmalıdır.

İnsan, bir şeylere bir nebze olsun katkı sunmuş olmak düşüncesinin etkisiyle ve büyük bir ekosistemin küçük bir  parçası olduğunu duyumsayarak dünyaya ve varoluşsal kaygılara daha rahat katlanabiliyor.

Benliğimizin sınırlarını çizen kalın duvarları aşmaya her meylettiğimizde yeni bir ekosistem ve yeni bir halka daha  yaratarak  nispeten daha yaşanılır bir çevrenin mimarı  olabiliriz.

Belki de yüzlerce problemin özünde bu kalın duvarlarla örülü kimliği  aşamayıp, ona hapsolup, ona sığınıp ötekine düşman veyahut benden olmayan nazarıyla bakma durumunun olduğunu düşünüyorum.

Kişiler üstü, herkes için yaptırım gücü mevcut, parlak ve gümüş bir kılıç gibi keskin kaideler bizi kuşkusuz  güvende hissettiriyor. Herkes üzerinde kudret sahibi olan gözleri  bağlı ve  bir elinde terazi, öbüründe kılıç olan bir kadın büstü teoride ne çok şeye muktedir.

Oysa pratikte de öyle olmalı.

Çünkü bir kez olsun yasayı çiğneyen ve sınırları geçen  kişi, kadim bilgelerin de bahsettiği üzere  sanki bir daha asla eski kişi olamayacağının  farkında olup bu duygunun ağırlığından kaçmak istermiş gibi daha beter, daha utanç verici ve  daha alçaltıcı durumlara bile isteye kendini katmaya meyledecektir.

Derler ki; bir defa zihninin kıvrımlarında gezinmeye cüret eden insan bir daha kolay kolay çıktığı mağaraya dönmek istemez.

İnsana ne oldu da binlerce yıl önce güvenli mağarasından çıkıp bir kıvılcım fark eder gibi sosyalleşmeye, el ve kol hareketleriyle meramını anlatmaya ve sonra  konuşmaya başlayıp  diğer hayvanlardan ayrılıp düşünen bir hayvan oldu?

Hangi iç ya da dış motivasyondu insanı değiştiren?

Onca ilkellikten, vahşilikten, yamyamlıktan; kan, gözyaşı ve baruttan sonra birtakım ritüeller adetler, kültürler  ve adına dil denilen içine doğduğumuz bir seviyeye gelmek hakikaten tüyler ürpertici bir durum.

Şöyle bir kuş bakışı baktığımızda, insan olarak herkesin uyması gereken sarsılmaz bir yasa gibi hukuk kaideleri , evrensel değerler ve  haklar  inşa etmişiz.

Öz benlik ve kimlik inşasında ihtiyaç duyduğumuz bu kavramlar bir bakıma insan olmanın gerektirdiği hakikatlerdir.

Birey, toplumda yaşarken kendi değerlerini oluşturmaya çalıştığı gibi toplumun değerleriyle de bir uzlaşı yapmaya ister istemez  yöneliyor.

Bu birbirini besleme ve birbirinden beslenme halinin nice değişimlere ve yeniliklere gebe olduğunun  onlarca örneği mevcuttur.

Bu perspektifle haklarımıza, değerlerimize ve hakikatlerimize sahip çıktığımızda insan olarak varoluşumuzu anlamlandırmak isteğine, insanın hakkını koruma ve içinde bulunduğu toplumun bağımsız bir bireyi olarak kendini var etme düşüncesine  denk geleceğiz .

Onlarca, yüzlerce ve belki de binlerce yıl geçmişi olan ve emek verdiğimiz kimliğimize, dilimize dinimize, bedenimize, zihnimize, yaşantımıza ve toplumsal rollerimize  bir muktedirin kişiliksizleştirdiği kalabalıklardan aldığı güçle dokunması, çeşitliliğin adeta tarumar edildiğini, insan haklarının ayaklar altına alındığını ve kalabalıklar içinde etiyle kemiğiyle ve şahsiyetiyle boy gösteren insanlardan korkulduğunu apaçık bir biçimde göstermektedir.

Üstelik bütün bu haksızlıkların ve gayri ahlaki edimlerin hemen hemen tüm ülkelerde söz birliği edilmişçesine bir tane popülist retorik ustasının marifetleriyle yapılması son derece manidardır.

Şu koskoca evrende yirmi birinci yüzyıl insanın payına düşeninse bu hazin tablo gerçeğinin olması huzursuz edici bir durum.

Her ne olursa olsun, insan bir şeyleri aşmak ve tamamlanmak ister.

Sorunu teşhis ettikten sonra çözüm yolları aramak ister.

Dernekler, vakıflar, sivil toplum kuruluşları ve uluslararası örgütlerle kendi hakkına ve başka canlıların haklarına sahip çıkmak ister.

Böylelikle gerek bu oluşumların çatısı altında gerek bireysel olarak pratikler sergileyerek söylemlerimiz ve eylemlerimiz  arasındaki tutarlılığın pozitif korelasyona sahip olmasını sağlayabiliriz.

Köyümüzdeki çiftçinin hakkını gözettiğimiz gibi bize çok uzak görünen bir yaşantıdaki insanın hakkını da gözetmeye çalışıyorsak ne mutlu bize!

Son olarak hakkın ve hukukun korunduğu bir dünyanın inşasına küçük bir tuğla olması dileğiyle…

Mustafa Okçu

──────────────────────────────────────────────────────────────────────

Öteki Hareketi olarak benimsediğimiz ilkeler gereği ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemi içermeyen, şiddete teşvik etmeyen, militarist içerikli olmayan her yazı sitemizde yer bulacaktır.

(Visited 1 times, 1 visits today)

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.