Her eve bir Johannes lazım!

Turan Saçıl

HER EVE BİR JOHANNES LAZIM!

Şehirler aşk gibidir yeryüzünde birçok kent var ve kim bilir belki insan hepsini görür hepsiyle tanışır ama yalnızca birine aşık olur aklında hep o kalır, her şey onu hatırlatır. Benim içinde İstanbul işte böyle… Gönlüme İstanbul aşkının ateşi düştüğü zaman gökyüzüne bakıyorum; çünkü gökyüzü her yerde aynıdır ve neyi görmek istersen o olur sana. Gerçi buraların İstanbul’dan epey çok farkı var. Mesela bu şehrin rüzgarı bile bir gün içinde 5 defa İstanbul’u özlemek için sıradan bir sebep. Her şeye rağmen buralarda güzel yerler fakat gerçekten Viyana’nın rüzgarı sert eser, İstanbul’a pek benzemez. Bahar geldiğinde yağmuru da hiç eksik olmaz. Ama insanca yaşayabildikten sonra herkes için, yaşadığı şehirde bulutlar dağılır, yağmurlar diner ve motorlar maviliklere sürülür. O zaman şehirlerin birbirinden tek farkı doğal ya da tarihi güzellikleridir. Ama eğer insanca yaşayamıyorsanız işte o zaman İstanbul‘un rüzgarı, Viyana‘nın yağmuru Berlin‘in çamuru birbirinden farksızdır.

O gün nispeten güneşli bir gündü. Akşamüstü işten çıktıktan sonra bir şeyler içmek için Johannesle sözleşmiştik. Besbelli gökte güneşi gören herkes kendini dışarı atmış, her yer oldukça kalabalıktı. Friedensbrücke’de buluşur oradan Schwedenplatz‘a geçeriz diye konuşmuştuk. Aslında bu mesafe, güzel havalarda yürümek için çokça tercih edilen bir güzergah olsa da biz o gün metroya binmeyi tercih ettik. Johannes sürekli yüzü gülen neşeli bir çocuktu. İstasyonda Metroyu beklerken bana tüm gün neler yaptığından bahsetti, epey güldük. Metro geldikten sonra ilk vagonda kapının hemen yanında köşe bir yere oturduk. Bizimle beraber binen yaşlı bir çift de bizim hemen karşımıza oturdu. Her şey normal seyrinde devam ederken diğer istasyondan binen başka bir çift bizim bulunduğumuz kısma doğru ilerledi. Fakat son bir boş koltuk kalmıştı. Kadın kocasının oturmasını istedi. Zaten epey kilolu olan ve oldukça yorgun görünen adam oracıkta oturuverdi. İşte işin rengi burada değişmişti.

Konuşmalarından Avustralyalı olduğunu anladığım karşımdaki ihtiyar adam, kocasının yanında ayakta duran başörtülü kadına döndü adeta küçümseyerek ve anlaşılması oldukça zor Almanca diyalekti cümlelerle, yüksek sesle ”Neden o boş koltuğa sen oturmadın ?” diye sordu. Bir sorunun içinde ne anlamlar saklıydı. Aksanı bir yana alkolü olduğu için söyledikleri bir tuhaf duyuluyordu. Fakat kadın, ihtiyarın tüm söylediklerini anladı ve Almancayı sonradan öğrenen biri için çok iyi sayılabilecek bir teleffuzla net ve kısa bir cevap verdi. Sakince ama mağrur “Bu şekilde olmasından hoşlandım” deyiverdi. Avusturyalılar ama özellikle Viyana dışında yaşayan orta yaş üstü insanlar için Almanca demek diyalekt demektir. Almancayı sonradan öğrenen ve aslında “hochdeutsch” yani standart ya da yüksek Almanca da denen dili ne kadar iyi konuşsanız da eğer diyalekt bilmiyorsanız sizin için “Bu daha Almancayı tam öğrenememiş” diyebilirler ve hatta buna rağmen sizinle diyalekt konuşmaya da devam ederler. Kadının bu cevabı ve hatta yabancı biri için gayet iyi olan Almancası ihtiyarı kızdırmış olacak ki ”Burası Avusturya ve ben Avusturyalıyım . Medeniyeti burada öğreneceksiniz. Ben müslümanlara uygarlığı öğreteceğim. Şimdi kaldır kocanı sen otur oraya” dedi, aslında daha çok şey söyledi ama bir çoğu anlaşılmadı bile. Kim bilir belki içinde yetiştiği ulusal kültürün tetiklemesiyle ya da inandığı kutsal değerlerin bir diğerinden üstünlüğüne güvenmesinden dolayı böyle fütursuzca konuşuyordu, belki de sadece kendini ifade etmek ve kendince bağıra bağıra göçmenler Avusturya’ya ait değildir demek istedi. Metro tıka basa doluydu.

Daha önce de başörtülü kadınlara yaklaşıp “Burası Avusturya. Rahat ol. Burada bunu başına takmak zorunda değilsin” gibi tavsiye içeren cümlelerle kadınların taciz edildiğine bir kaç kez şahit olmuştum fakat bu kadar kaba ve ileri giden bir aşağılama hiç görmemiştim.

Johannes kıpkırmızı oldu. O an, ilk defa sinirlendiğini ve biraz da utandığını görmüştüm; çünkü o da bir Avusturyalıydı. Metroda yaşanan bu çirkin olaya şahit olan bir çok insanda Johannes gibiydi. Siyahi bir göçmen, ihtiyara cevap vermek istedi ama ihtiyar oralı olmadı bile. Kocasının başında ayakta dikilen ve hakarete uğrayan kadın yine gayet sakin bir ses tonuyla “ Bu sizi neden alakadar ediyor ? Sadece Ben böyle olsun istiyorum” dedi. Her ne kadar olgunca davransa da akşam akşam bu ihtiyarla uğraşmak istemediği belliydi. Ayrıca zaten göçmendi ve üstüne bir de başörtülüydü adamla tartışsa ya da polise şikayet etse ne olacaktı sanki ? Avusturya pasaportu taşımadığı için kendisiyle zaten ilgilenilmeyeceğini biliyordu. Johannes daha fazla bekleyemedi ve hemen karşısında oturan ihtiyara onun ses tonuyla ve onun Almancasıyla cevap verdi:

”Kendi hayat tarzının ve senin dünyanın onun inançlarından daha üstün olduğunu sanıyorsun ve sence bunu kanıtlayan tek şey kıyafetler mi ? Bunun için kendinden utanmalısın! Adam yorgun ve oturmak istedi neyi görmek istemiyorsun? Burası Avusturya ve Avusturya Özgür bir devlet ve Sen Tanrı değilsin! Kimseye nasıl yaşaması gerektiğini öğretemezsin. Sen ve kafandakiler bugüne değil 50 yıl öncesine aitsiniz ve geldiğiniz yere geri gidin.”

Etraftaki birkaç kişi de Johannesin sözlerine eklemeler yaparak adama çıkışınca adam sinirlendi ve bir sonraki istasyonda karısını da alıp indi. Evet içinizden ne geçiyor bilmiyorum belki de “her eve bir Johannes lazım” diyorsunuz ama aslında kendi şehirlerimizde her gün bindiğimiz metrodaki vagonda en az bir Johannes var zaten ve biz de onlardan birileriyiz sadece.

Dünyada ve Türkiye’de her gün birçok insan çeşitli sebeplerle hak mahrumiyeti yaşıyor, doğuştan sahip olduğu hakları elinden alındığı için en baştan mücadele etmek zorunda kalıyor ve bir çoğunun yaşanan bu insan hakları ihlalleri karşısında sesi bile çıkmıyor ya da duyulmuyor.

O metroda o gün hakarete uğrayan ve mağdur edilen bir LGBT+ birey olsaydı da Johannes aynı tepkiyi gösterirdi. Çünkü Johannes bir insana baktığında onun sadece bir insan olduğunu görüyor. Dili, yaşı, dini, rengi, ya da cinsiyeti insanın insanlığının önünde değil ancak arkasında durabilir. Her birimiz, kimseye fark ettirmeden yaşayanları kimseye fark ettirmeden gülenleri ya da ağlayanları fark etmek zorundayız. Herhangi bir günde, herhangi bir şehirde, herhangi bir şekilde haklarından mahrum edilen insanlara sesimiz çıktığı kadar ses olmak konumundayız. Evet, kendimizi dünya üzerinde konumlandıracağımız yer tam olarak burası, fazlası değil. Medeniyet dediğimiz şey insanın bizzat kendisi ve yine sadece kendisi. Doğru bir uygarlık seviyesi varsa orası ancak bir hayat tarzının başka bir hayat tarzını bastırmasını engellediğimiz yerde olur. Kimse biz olmak zorunda değil. Bizim gibi inanmak yada bizim rengimizde yaşamak zorunda da değil ve dünya herkes için.

Herkes kendince yaşamalı ve dilediği gibi inanmalı, herkes kendi dünyasını istediği renge boyayabilmeli. İnsanca yaşamayı amasız, fakatsız, nedensiz, sorgusuz her insan hak ediyor.

Turan Saçıl

──────────────────────────────────────────────────────────────────────

Öteki Hareketi olarak benimsediğimiz ilkeler gereği ırkçılık, ayrımcılık ve nefret söylemi içermeyen, şiddete teşvik etmeyen, militarist içerikli olmayan her yazı sitemizde yer bulacaktır.

(Visited 1 times, 1 visits today)

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.